<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453</id><updated>2011-07-08T09:30:16.502+03:00</updated><category term='Mustafa'/><category term='belgesel'/><category term='Gazze'/><category term='Ufuk Uras'/><category term='istanbul'/><category term='Ece Temelkuran'/><category term='Birgün Yazıları'/><category term='Mustafa Kemal Atatürk'/><category term='yoksulluk'/><category term='Tuzla Tersanaleri'/><category term='üçüncü köprü'/><category term='üçüncü köprü yerine yaşam platformu'/><category term='Can Dündar'/><category term='S'/><category term='Tuzla'/><category term='Savaş'/><category term='Röportaj'/><category term='Radikal Yazıları'/><category term='taşlanmış kota boykot'/><category term='sol'/><category term='Sosyal Güvenlik'/><category term='işsizlik'/><category term='Arundathi Roy'/><category term='Ergenekon Operasyonu'/><category term='Darbe'/><category term='Çocuk İşçiler'/><category term='toplumsal paranoya'/><category term='Edward Said'/><category term='Yeni Söz Yazıları'/><category term='AKP'/><category term='kot taşlama'/><category term='örgütlenme'/><category term='Köşe Vuruşu'/><category term='sermaye'/><category term='İşçi Ölümleri'/><title type='text'>"Yazmasaydım Çıldırabilirdim"</title><subtitle type='html'>Kişisel bir arşiv ve malumatfuruşluk denemesi...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>63</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4922442263582081619</id><published>2010-05-12T13:24:00.002+03:00</published><updated>2010-05-12T14:30:37.558+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>ROBOT KÖŞE YAZARLIĞI MÜMKÜN MÜ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-qCvBwEudI/AAAAAAAAAN0/p7qeWhFwxCk/s1600/asimotayyip.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 271px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-qCvBwEudI/AAAAAAAAAN0/p7qeWhFwxCk/s400/asimotayyip.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5470328441830422994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Tılıç, her ne kadar kendisinden bizzat ders almasam da hocamdır. Özellikle Basın Yayın üzerine yüksek lisans yaparken kendisinin doktora tezi ve makalelerinden sıkça yararlandım. Bu yüzden Selami İnce’nin gazetecilik üzerine Doğan Tılıç ile gerçekleştirdiği röportaj dizisini mutlulukla karşıladım. Söz konusu dizi, gazetecilik mesleğiyle ilgili çarpıcı gözlemlere sahip. Bunlardan bir tanesi Tılıç’ın İtalyan La Stampa gazetesinden aktardığı bir haber. Habere göre, yapay zekâ üzerine çalışan bilim adamları “gazeteci robot” geliştirmişler. Bu robotlar herhangi bir imlâ ve bilgi hatası yapmadan haber yazabiliyormuş. Şimdilik sadece beyzbol haberleri üzerine uzmanlaşan bu ‘robot gazeteci’lerin faaliyet alanları artacakmış.&lt;br /&gt;Doğan Tılıç’ın aktardığı haber, benim de köşe yazarları üzerine düşünmemi sağladı. Ülkemizdeki bazı köşe yazarlarının robotu yapılabilir miydi? Yapılsa nasıl programlamamız gerekirdi? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun mavrası bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ERGENEKON–ANTİERGENEKON ROBOTU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon Operasyonu şu aralar gündemden biraz düştü. Ancak Türkiye’nin konjonktürü gereği yine gündeme gelecektir. Bu operasyon konusunda herhangi bir şüpheye mahâl bırakmadan yazanlar var. Her iki tarafta da var. Örneğin; son Hrant Dink duruşmasında Ergenekon örgütünün suikastle önemli bağlantıları çıktı. Ergenekon Operasyonu’na tamamen karşı olan yazarlar haliyle bu kadar önemli bir gelişmeyi de görmezden geldi. Operasyonu sorgusuz sualsiz kutsal kabul eden yazarlar ise çok saçma bir bağlantıya bile dört elle sarılabiliyorlar. Yazar dediğimiz bu insanlar, bunları ayrıştıramayacak kadar analiz yeteneğinden yoksunsa, onlara ne gerek var? Hepsinin adına iki robot yapalım; biri tamamen desteklesin, diğeri tamamen karşı çıksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ENGİNAR ROBOTU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kariyerini ‘sol düşmanlığı’ üzerine inşa etmiş kalemler var. Bunlardan en önemlisi Engin Ardıç. O yüzden sol ve sol mücadele üzerine bütün olumsuz referanslara sahip robot köşe yazarımız ondan ilham almalı. Bu model biraz maliyetli olabilir. Daha düşük maliyetli ama kısa ömürlü modeli için özgürlüğün çarpıntı yaptığı Rasim Ozan Kütahyalı veya Yıldıray Oğur yazılımları tercih edilebilir. Bu düşük kaliteli versiyonları programlarken, yalan yanlış bilgiyle sola ve sınıf mücadelesine saldırı için bol bol geyik aktarılabilir veri tabanına. Yazarlarımızın da her gün her gün kendilerini yormalarına hiç gerek kalmaz böylelikle.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;YANDAŞ ROBOT KAHRAMAN BEKİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de yazdım. Yandaşlık biliyorsunuz ki, artık övünülecek bir şey oldu. Akif Beki, İngiltere’den verdiği örneklerle bunu meşrulaştırmaya azmetti. Geçen hafta Sabah’ta Hasan Bülent Kahraman da aynı konuyu yazdı. İngiltere’deki yandaşlık kavramının basının objektifliğine bir halel getirmediğini belirtti. Şimdi Sabah gibi bir gazetede bunu yazıp, altına Türkiye’de şu sebeplerle uygulanmayacağını yazmazsanız, o yazı eksik kalır. Öyle olunca Türkiye’de medyanın haline hiç bakmadan bunu savunan Akif Beki ile aynı safa düşersiniz. Akif Beki’nin yaptığı nedir? İktidarın söylediklerini olumlayarak tekrarlamak. Emre Aköz, Mustafa Karaalioğlu, Şamil Tayyar vb’lerinin de öyle. Öyleyse hepsinin adına bir robot yapılabilir. İsmi de benden olsun: Kahraman Beki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ALTERNATİF ROBOTLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aslında yerimiz olsa yapılacak birkaç model daha robot var. Sırf karşı çıkmış olmak için bir konuya karşı çıkan Hıncal Uluç ve küçük Hıncalları temsilen bir robot yapılabilir mesela. Elbette Twitter’ın yazılımcıları tarafından bir Yılmaz Özdil robotu da kolaylıkla tasarlanır. Sadece bağlı oldukları grubun sözcülüğünü yapan yazarlar için de öyle. Hayat güzeldir, kelebekler, kuşlar, martılar yazıları yazanlar için de bir robot mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ROBOT GAZETECİLİĞİN SONUCU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Peki robotlaşmış gazeteciliğin ya da köşe yazarlığının sonucu ne? Onu da geçen hafta Haluk Şahin, Yunan medyasından aktardı. Yunanistan’da bir gazeteci ülkelerinin düştüğü durumdan kendilerini de sorumlu tutuyordu. Yıllardır görevimizi yapmadık, soruşturmacı gazeteciliği beceremedik diyordu. Çünkü, onlar da robotlaşmışlardı. Belki onlarda da Ertuğrul Özkök gibi ‘araştırmacı gazeteciliği’ demode ilan edenler olmuştu. Ama işte sonuç ortadaydı. Devlet ihalelerini, silah alımlarını, neo-liberal iktisat politikalarını hiç sorgulamayan medya, ülkesinin batışına şahit olmuştu. Gidişatımız çok benziyor, ama umarım sonumuz benzemez demekten başka çare yok. Çünkü olan yine yoksula oluyor sonunda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4922442263582081619?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4922442263582081619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4922442263582081619' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4922442263582081619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4922442263582081619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/05/robot-kose-yazarligi-mumkun-mu.html' title='ROBOT KÖŞE YAZARLIĞI MÜMKÜN MÜ?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-qCvBwEudI/AAAAAAAAAN0/p7qeWhFwxCk/s72-c/asimotayyip.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1249619527880745486</id><published>2010-05-05T15:33:00.002+03:00</published><updated>2010-05-05T15:36:47.509+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>BASINDA NEFRET KİMİN UMRUNDA?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-Fl6CoCOfI/AAAAAAAAANs/PHICgqQDYKQ/s1600/umitalan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 302px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-Fl6CoCOfI/AAAAAAAAANs/PHICgqQDYKQ/s400/umitalan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5467763470416099826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM ŞÖYLECE: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta, Siirt’teki olay nedeniyle gazetecilik yeniden tartışmaya açıldı. Başbakan gibi bütün kabahati medyaya atanlar, medyayı her şeyden yalıtanlar ve medyayı sorgulayanlar oldu. Aslında en çok dikkat çekmesi gereken şey, Sosyal Değişim Derneği’nin ‘Ulusal Basında Nefret Suçları 10 yıl 10 örnek’ başlıklı incelemesiydi. Anaakım basında bu inceleme üzerine şimdilik Ruşen Çakır’dan başka yazan olmadı. Basın, yıllar içinde toplumda biriken nefrete nasıl katkıda bulunmuştu? İnceleme kapsamında ulusal basında son 10 yılda çıkan haberler; etnik, cinsiyet, ulusal özellikler, din, siyasi eğilim, eğitim, toplumsal statü, cinsel yönelim açısından tarandı. Tahmin edileceği üzere nefretin haddi hesabı yoktu. Hükümet karşısında konumları nedeniyle yandaş ve yandaş olmayan şeklinde ikiye bölünen basın, nefret suçu konusunda tam bir uzlaşı içindeydi. Hepsi bir şekilde nefreti körüklemişti.&lt;br /&gt;Oysa ulusal basındaki nefret suçlarıyla ilgili bu incelemeyi görmezden gelenler, gazetecilik konusunda köşelerinden ahkâm kesmeye devam ettiler geçen hafta. Hepsi birer ‘haysiyet timsali’ olduğu için buna fazlasıyla hakları vardı elbette! Peki, ‘neleri söylerken, neleri unuttular?’ Bu haftaki Köşe Vuruşu’nu, ceza sahasının o noktasına doğru gönderelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘TAVŞAN KARDEŞ’ ÖĞRETİSİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde turneye çıkan ve Türkiye’de gazeteciliği bu ‘göz kamaştırıcı’ noktaya getirirken edindiği tecrübeleri öğrencilerle paylaşan Özkök, gazetecileri Şövalyeler ve Pusucular olmak üzere ikiye ayırıyordu 4 Mayıs tarihli yazısında. Ona göre bir gazeteci yandaş da olsa şövalye sayılabilirdi. Yeter ki, gammaz olmasın, muhalif meslektaşlarına karşı cadı avı başlatmasındı. Öyle nefret dolu yazılar ve haberlere imza atmanın pek bir önemi yoktu. Ayrıca bu hesapla kendisine sormak isterim; “Sizin yönetiminizdeki Hürriyet’te, Hrant Dink’i hedef gösterenler korosuna katılan Emin Çölaşan da meslektaşlarını gammazlayan pusucular arasında sayılabilir mi?” Diğer taraftan yine kendisinin yönetimindeki Hürriyet’in mesela Ulusal Basında Nefret Suçları incelemesindeki 10 örnekten birine, toplumsal statü kategorisinde “Kapıcı şarkıcıya tecavüz davası” haberiyle girmesi de mevzu değildi. Aynı şekilde, misal; katilin etnik kimliği Ermeni olunca “Katil Ermeni” vurgusu kullanmak ya da “Katil İmam Hatipli çıktı” gibi kalıplara ayrımcılık yapmak önemsizdi demek ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DUMANLI’DAN AHLAK BİLGİSİ DERSİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her pazartesi yazılarının bir kısmını gazetecilik derslerine ayıran Ekrem Dumanlı, Siirt’te yaşananları doğru anlamak için medyayı sorgulamaya açıyordu. Ama magazin eklerinin pespayeliğinden dem vuruyor, ama dizilerin özendiriciliğinden bahis açıyordu. Dumanlı’ya göre bu ahlaki çöküntüyü yaratanlardan biri medyaydı. Elbette Ekrem Dumanlı’nın da “Peki bu nefreti yaratanlardan biri kim?” sorusuna cevabı yoktu. Çünkü, onun gazetesi de söz konusu incelemede “Sünnetsiz kundakçı DTP adına kurban derisi toplamış” başlıklı haberle ‘dini inanç’ kategorisinden nefret suçu listesine girmişti. Gerçi, Zaman gazetesinin hem köşe yazısı, hem de haber dili açısından benim de bu köşede işlediğim pek çok ayrımcılık ve nefret örneği var, ama hepsini anlatmaya yerimiz yetmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KISA VE ÖZ NEFRET&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta Yılmaz Özdil de kendilerine “öyle gazetecilik yapılmaz” diyen yandaş medya ve Başbakan’a cevap olarak ironi dolu bir yazı yazıyor ve gazeteciliği savunuyordu. Ancak kendisi de Star gazetesinde çalışırken imza attığı utanç verici “Two Size” manşetiyle söz konusu incelemenin nefret suçları listesindeydi. Üstelik yenice Ahmet Türk’e atılan yumruğu handiyse savunan yazısıyla gündeme gelmişti. Tabii başkalarına gazetecilik dersi verirken bunun yine pek bir önemi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere; medyamız yine gündemin şehvetine kapılmış gitmekte. 10 yıllık bir taramayla ulusal basında nefret suçu incelemesi çıkmış kimin umrunda? Herkes bir şekilde kendini aklamış durumda. Bülent Ortaçgil’in “Aşk Var” şarkısında söylediği gibi; “Herkes en iyi doğruyu bilir / herkes uzman, herkes rekortmen / öyle eminiz ki yolumuzdan / ister haydut, ister centilmen” Ama yine şarkının söylediği gibi “bir tek aşk var” işte. Yazdırıyor çaresizce; çözüm olmayacağını bile bile…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1249619527880745486?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1249619527880745486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1249619527880745486' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1249619527880745486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1249619527880745486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/05/basinda-nefret-kimin-umrunda.html' title='BASINDA NEFRET KİMİN UMRUNDA?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S-Fl6CoCOfI/AAAAAAAAANs/PHICgqQDYKQ/s72-c/umitalan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2619297799593036880</id><published>2010-05-03T12:28:00.001+03:00</published><updated>2010-05-03T12:30:00.571+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>EN POPÜLER KÖŞE YAZARI NASIL OLUNUR?</title><content type='html'>GEÇEN ÇARŞAMBA'NIN BİRGÜN YAZISINI KOYMAYI UNUTMUŞUM, ŞÖYLECE:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zamandır aklımı kurcalayan bir “Haftanın En Popüler Köşe Yazarı” listesi var. Medya Takip Merkezi’nin (MTM) basında yürüttüğü haber takibinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu liste, sayısal verilerle en popüler köşe yazarını beliriyor. Genellikle Medyatava sayesinde haberdar olduğumuz liste, Serdar Turgut’un da ilgisini çekmiş olmalı ki, geçtiğimiz hafta bu konuda “Köşe yazarının ölüsü makbüldür” başlıklı bir yazı yazdı. Turgut’un da belirttiği üzere, bu listede genellikle başlarına kötü bir olay gelen veya yazdığı bir yazıyla başını belaya sokan köşe yazarları yer alıyor. Elbette listeyi hazırlayan ve yayınlayanların bir kabahati yok. Zaten popüler sözcüğü böyle bir şey. Ama bu listelerin yoruma açık olduğu kesin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, listeye özellikle yazılarıyla giren köşe yazarları tamamen masum mu? Zaten o yazıları yazmalarındaki amaç konuşulmak değil mi? Misâl, savunulacak hiçbir tarafı olmayan yumruk yazısıyla listeye zirveden giren Yılmaz Özdil’in amacı zaten konuşulmak değil mi? Varlığını buna borçlu olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu hafta, ‘neler yapanlar bu listeye girer, neler yapanlar giremez?’ gibi bir tahmin üzerinden bu sorulara cevap aramak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİİRT’TEKİ OLAY HAKKINDA AYKIRI SES&lt;br /&gt;Eğer Başbakan bir köşe yazarı olsaydı, herhalde bu haftanın en popüler köşe yazarı olurdu. Siirt’te yaşanan vahşi olay malumunuz. Olayda ihmâli olanları ve bir türlü bitmeyen soruşturmayı ele almak yerine, bir yıl önce yaşananları gündeme taşıdığı için medyaya yüklenen Başbakan’ın bu tavrı, kendisine en popüler köşe yazarı ünvanını doğrudan kazandırabilirdi. Yani bu hafta havayı koklayıp, bir haftalığına da olsa en çok ben konuşulayım diyen biri, bu konuda tersten çakarak aniden popülerleşebilir. Konu bu kadar basit yani. Elbette bu herkes için geçerli değil. Bir de anaakımda yer almak gerekiyor böyle kolay popülerlik için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HINCAL ULUÇ’U MODEL ALMAK&lt;br /&gt;Türkiye’de popüler köşe yazarlığının formülü ne kadar Hıncal Uluç olabildiğinize bakar. Hıncal Uluç olmak, maharet isteyen bir iştir. Bir konuda herkesten aykırı bir fikir dillendirip bunu sanki çok mantıklıymış gibi canhıraş savunmayı gerektirir. Bir süre önce tam tersini savunmuş ya da bir süre sonra tam tersini söyleyecek olmanız önemli değildir. Toplumun hafızasızlığına güvenip ne kadar yüksek perdeden konuşabildiğinize bağlıdır iş. ‘Hıncal’dır ne yapsa yeridir’ özgüveniyle; ben, ben, ben, ben ve diğerleri gibi bir durum yarattığınızda olur biter bu iş. Misâl TEKEL işçilerinin eyleminin yeri göğü inlettiği bir haftada, buna gözünüzü kapayıp bir bankanın Londra’ya düzenlediği VIP organizasyonu övebilir, Michelin yıldızlı restoranlarından bahsedebilir, ama yazının sonuna gazetecilik dersleri serpiştirebilirsiniz. Kimse sorgulamaz. O yüzden Türkiye’de popüler köşe yazarı olmanın formülü Hıncal Uluç olmaktır. Türkiye’de köşe yazarları ikiye ayrılır: Hıncallar ve Küçük Hıncallar. Üçüncü ve dördüncü kategoriler de vardır ama onların popüler olma şansı yoktur. Popüler değilse hiçtir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NE YAPMAMANIZ GEREKİR?&lt;br /&gt;Örneğin; geçtiğimiz hafta ülkemizde 2 yaşında bebeklere tecavüzün de yer aldığı vahşet derecesinde bir olay mı ortaya çıktı? Bir köşe yazarı ya da bir gazeteci olarak bu olayın nedenleri üzerine kafa yormak ve en önemlisi “neden?” sorusuna mı odaklanmak istiyorsunuz? Truman Capote’nin gerçek bir cinayetten yola çıkarak yazdığı In Cold Blood (Soğukkanlılıkla) romanında yaptığı türden bir gazetecilik mi yapmak istiyorsunuz? Sakın kalkışmayın, size hiçbir popülerlik kazandırmayacağı gibi, işsiz kalmanıza bile yol açabilir. 70’lerde tartışılan “Yeni Gazetecilik” türünü yeniden canlandırma gibi hayallere de kapılmayın. Türkiye’de yeni gazetecilik daha ortaya çıkmadan eskimiş, yerini sit-com almıştır. Sit-com’larda dakika başı ver edilen kahkaha efektleri gibi kendinize güldürmeniz veya küfrettirmeniz gerekir. Şairler annesi Gülten Akın’ın dediği gibi, “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri düşünmeye”dir. Öyledir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SERDAR TURGUT KENDİNİ SOYUTLAMASIN&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazmama yol açan Serdar Turgut’un yazısına neredeyse tamamen katılıyorum. Ancak kendisinin olay yaratan yazılarını da, ‘konuşulmak hep daha fazla konuşulmak’ için yazmadığına en azından beni inandırmaz. Yoksa Hrant Dink cinayeti sonrası, bir sahiplenme duygusuyla “Hepimiz Ermeniyiz” diyenler hakkında, yarın bir gün bir orospunun çocuğu vahşi şekilde öldürse ne diyeceksiniz diye eleştirisi  yazısı yazmak ve daha niceleri başka hiçbir şeyle açıklanamaz. Popülerlik için değilse ne içindir? Şimdi kendini hepsinden soyutlamaya çalışmak niyedir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2619297799593036880?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2619297799593036880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2619297799593036880' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2619297799593036880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2619297799593036880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/05/en-populer-kose-yazari-nasil-olunur.html' title='EN POPÜLER KÖŞE YAZARI NASIL OLUNUR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3137057029646702665</id><published>2010-04-21T15:04:00.005+03:00</published><updated>2010-04-21T15:09:43.656+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞELERDE TALİM VAR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S87q0-xUICI/AAAAAAAAANk/CDOh1E_ZVF4/s1600/16421706322.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 160px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S87q0-xUICI/AAAAAAAAANk/CDOh1E_ZVF4/s400/16421706322.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5462561593970925602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S87qsyrCoqI/AAAAAAAAANc/D94MIF-Mlus/s1600/akif_beki_tayyip.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 263px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S87qsyrCoqI/AAAAAAAAANc/D94MIF-Mlus/s320/akif_beki_tayyip.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5462561453284434594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM ŞÖYLECE DOSTLAR: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son genel seçim (2007) öncesi, muhalefet partisinin en önemli gündemlerinden biri ‘gemi’ydi. İktidarı, başbakanın ‘gemicik’ diye adlandırdığı bir gemi üzerinden devirecekleri hayali içindeydiler. Devirmeyi bırakın, gemiyi ardından iten rüzgar oldular. Sonrasını biliyorsunuz. Kaptanlar, kaptandan çok kaptancılar, gemiden atılanlar, gemiye binmeye çalışanlar vs. Yepyeni tanımlar ve konumlar oluştu iktidar  gemisinde.&lt;br /&gt;Malum geminin medyadaki tayfalarına yandaş dendi. Emre Aköz, son yazısına başbakanla gemi maketi önünde çekilmiş fotoğrafını gururla iliştirince, gemideki yeni hareketlenmenin adını koymak şart oldu. Çünkü ‘köşelerde talim var’ şu sıra. Evvelden yandaş denilmesine tepki gösteren yazarlar, artık yüzlerinin kızarmadığı bir aşamaya ulaştılar. Herkesin haklı olarak Yılmaz Özdil’i ve nefret dolu yazısını konuştuğu bir haftada o konuda yazmanın bir tekrar olacağını düşünerek bunu yazmak istiyorum. Gemi gelir yanaşır, içine yandaş yaraşır, köşelerin kadıları Recep diye ağlaşır çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ŞEFFAF YANDAŞ AKİF BEKİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu köşede, başından beri Türkiye’nin hem sağ beki, hem sol beki diye andığım Akif Beki, yandaşlıkta da kimseye kül bırakmıyor tabii ki. Köşe sahibi olmasına rağmen basın sözcülüğü yaptığı eleştirilerine karşı gazetecilik mavraları attığını unutmuş olmalı ki, yandaşlığı öven iki yazı yazdı geçen hafta. Ortada bir gemi olduğunu doğrularcasına; ‘artık deniz bitti’ dedi; ‘şimdi dürüst ve açık yandaşlığın zamanı’ diye üsteledi. Yeterince açıktı. Ancak ‘dürüst müydü?’ İşte orası tartışmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YURTTAN SESLER KORUSU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Akif Beki’nin yabancı  gazetelerden birkaç referans vererek ‘yandaş’lığına meşruiyet kazandırma çabası da, Almanya’ya gurbete gidip, dönüşte ülkesinin insanına burun kıvıran bazı gurbetçilerinki gibiydi. Ona ‘sen daha Alman olmadın efendi’, diyecek birileri lazımdı ki, cevap Ahmet Hakan’dan geldi. Ahmet Hakan, yandaş medyada tek bir aykırı ses olmamasını işaret ederek, koro oluşturmayın bari dedi. Haklıydı. Akif Beki’nin işaret ettiği Batılı gazetelerde acaba bizim yandaşların oluşturduğu gibi bir koro var mıydı? Elbette yoktu. Oysa bizim Yurttan Sesler Korosu’nun şarkısı bile aynı: “Hani benim Recebim, Recebim / Yazı yazı vereceğim / Övgüleri düzeceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GEMİNİN MİÇOSU&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yazıya Emre Aköz’ün Başbakan’la gemi maketi önünde çektirdiği fotoğrafla başlamıştık. O da şeffaf yandaşlık konusunda en az Akif Beki kadar açık. Ancak o yandaşlığın adını ‘demokratlık’ koyuyor. Onun gibi düşünmediğiniz takdirde hemen demokrasi karşıtı oluyorsunuz. Mevzu bahis son yazısında ‘demokrat aydın’ diye tabir ettiği aydınları eleştirenleri tek bir tanıma sığdırmış yine. Yani onları eleştirirseniz, herkesi şeriatçı ilan eden bağnaz bir ulusalcı oluyorsunuz. Ulusalcı değilim, ama sen de demokrat değilsin, hukuku katlediyorsun deme şansınız yok yani. Ya yandaş olacaksınız ya da darbeci. Buna demokrasi diyorlar kendileri. Şeffaflıktan anladıkları tam da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AÇIK VE ÖZGÜR SUBJEKTİFLİK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Akif Beki’nin kendi konumlarına meşruiyet kazandırmaya çalıştığı subjektiflik meselesini Umur Talu çok önce yazmıştı. (Birikim-Ocak 1999) Ancak Umur Talu, Maskelesine Karşı Açık ve Özgür Subjektiflik adını verdiği bu yazıda bunun bir takım koşullarının olması gerektiğini de belirtmişti. Meslek örgütü kaynaklı bir hak ve sorumluluk aktinden bahsetmişti. Subjektif zeminin özel medya işletmesine rağmen kamusal sorumluluk bilincinin kabulüyle oluşturulması gerektiğini belirtmişti. Editöryel bağımsızlık palavrasının gerçekleşmesinin çok ötesinde, gazetecilerin editöryel kararlara katılım kanalları oluşmadan açık ve özgür subjektiflikten söz edilemeyeceğini vurgulamıştı. Yandaş ya da yandaş olmayan medyada bunların hangisi sağlanmış ki? Hem sonra Akif Beki’nin Radikal’de bir yandaş olarak yazdığı destek yazıları kalibresinde bir muhalif yazı çıkabiliyor mu yandaş medyada?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl Akif Beki’nin açık ve dürüst yandaşlıktan söz etmeden önce Umur Talu’nun ‘Dipsiz Medya’ (İletişim Yayınları, 2000) kitabında da bulunan makaleyi iyice bir okuması gerek. Yoksa yarın bir gün,  içinde bulunduğu gemi muhalefet seferine çıkarsa; “gemilerde talim var / AKP’li yarim var  / O da gitti sefere / Ne talihsiz başım var” diye ağıt yakabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3137057029646702665?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3137057029646702665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3137057029646702665' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3137057029646702665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3137057029646702665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/04/koselerde-talim-var.html' title='KÖŞELERDE TALİM VAR'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S87q0-xUICI/AAAAAAAAANk/CDOh1E_ZVF4/s72-c/16421706322.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4627316210932330371</id><published>2010-04-14T15:26:00.002+03:00</published><updated>2010-04-14T15:30:42.993+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE VURUŞU’NDAN KENDİ KALEME GOL</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S8W1ar963-I/AAAAAAAAANU/Ne4ilda9ids/s1600/recep_cetin_d.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S8W1ar963-I/AAAAAAAAANU/Ne4ilda9ids/s320/recep_cetin_d.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5459969593340256226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Enver Aysever’in “Cihangir’in Liberal Çocukları!” başlıklı yazısı geçtiğimiz hafta epey tartışıldı. Gazetemizin konuyla ilgili açıklaması  ve özrünü yeterli, yazarımız Adnan Bostancıoğlu’nun yazısını isabetli buldum. Bir şeyleri yeniden tekrarlamak istemem. Ama bu köşenin ismi Köşe Vuruşu. Misyonu, köşe yazarları üzerinden medya eleştirisi yapmak. Bu yazıyı atlarsam, bu köşeye ve bu gazetenin okurlarına olan sorumluluğumu da atlamış olurum. O zaman da yazmaya devam etmemin bir anlamı kalmaz.&lt;br /&gt;Eğer Serdar Turgut, “PKK teröristi olamadığıma pişmanım” diye bir yazı yazıp Rojin’i dağa kaldırma fantezisini dillendirdiğinde, “Serdar Turgut olamadığıma üzgünüm” diye bir yazı yazdıysam, şimdi de susamam. Çünkü bu yazı, tıpkı o yazı kadar rahatsız edici. Hangi gazetede yazılırsa yazılsın teşhir edilmeli, kınanmalı. Bunun BirGün olmasına talihsizlik diyelim. Ama yazının da hakkını verelim. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda, bir defans oyuncusu olarak kafaya çıkalım, kendi kalemize bir gol atalım. Çünkü gazetenin açıklaması ve Bostancıoğlu’nun yazısına rağmen, bazı eleştirileri henüz cevaplamış değil Enver Aysever.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KIYAFET VE DAVRANIŞ YÖNETMELİĞİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aysever’in bu yazıdan sonra geri adım atmadığı, insanın kanını donduran bir nokta var. “Elindeki içkiyle, ağzındaki sigarayla yanındaki hatuna sırnaşan oyuncu”, “abartılı boyanmış, eteğini kıçına kadar sıyırmış 60’lık hatun”, “barlardan dışarıya dışkı gibi taşan insanlar” tanımlamalarıyla ilgili, Bostancıoğlu’nun yazısına rağmen hiçbir cevap gelmedi Enver Aysever’den. O zaman tekrar soralım, 60’lık hatunların boyanmayı bırakıp, tesettüre filan mı girmesi gerekiyor? Barlarda elimizde içki, ağzımızda sigara hoşlandığımız bir kadına kur yapmamamız mı gerekiyor? Bara gidip dışkı gibi dışarı taştığımız zaman kötü bir şey mi yapmış oluyoruz? Allah aşkına Enver Aysever’in bu tanımlamalarının Yılmaz Özdil’in “bidon kafalı”sı veya Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyan adam” ya da türbanlı insanlar için kullanılan “sıkmabaş” tanımlamalarından ne farkı var? Bu köşede defalarca eleştirildi bunlar. Bence hiçbir farkı yok. Aynı türden bir ötekileştirme. Bir gün tarif ettiği gibi bir Cihangir barından, tarif ettiği gibi insanların arasından çıkıp, yazar arkadaşım Tuna Kiremitçi’yle ilk uçakla Ankara’ya gitmiştik TEKEL eylemine. İnanır mısınız ‘bir Cihangir barından dışkı gibi dışarı taşmamız’ hiç mani olmamıştı saatlerce işçilerle yürümemize? Enver Aysever böyle düşünmüyor. Oysa kemik gözlük çerçeveleri insanlarınkine, hatta tıpkı benimkine benziyor. Nasıl oluyor da böyle görüyor ve bundan geri adım atmıyor, anlamak mümkün değil?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NE CİHANGİR’MİŞ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aylar önce yine bir Köşe Vuruşu yazısında Rauf Tamer’in çok eski bir yazısını, bugün yazdıklarına karşılık gündeme getirmiştim. Tamer, Doğu Anadolu’daki büyük bir deprem sonrası, başlatılan kan bağışı kampanyasıyla gönderilen kanlar için “Dikkat etsinler ha, gönderdiğimiz kan asil kandır” gibi bir yazı yazıyor, Türkiye’nin bir bölgesine yapılan ayrımcılığın bir zamanlar ne kadar meşru olduğunu gösteriyordu. 2010 yılında Enver Aysever’in sonradan geri adım atacağı şekilde İstanbul’un Cihangir semtine yaptığı ayrımcılığın temel olarak bundan hiçbir farkı yok. Kendi gibi düşünmeyen bir topluluğu bir semt adı altında genellemekten kaçınmıyor. Bunun bir adı var, hepimiz bildiğimiz için tekrarlamak istemiyorum. Zaten sonradan kendisinin de utanarak geri adım atmasının ve af dilemesinin nedeni bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘LEŞ’ MESELESİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Enver Aysever’in kendisinin de işaret ettiği üzere, eleştiriler genellikle çocuk cesetleri için ‘leş’ tabirini kullanmasından geldi. Ben Enver Aysever’in bu sözcüğü yanlışlıkla kullandığını, bunun bir tür “lapsus” olduğunu düşünüyorum. Evet bu sözcüğü o şekilde kullanması büyük bir hata. Ancak, bu yazıya buradan saldırmak hem bel altından vurma, hem de insafsızca bana kalırsa. Üstelik yazıdaki diğer büyük hataların etkisini azaltıyor bu tarz saldırı.&lt;br /&gt;Enver Aysever’in son dönemde İlyas Başsoy’un BirGün ve Birikim’deki yazılarıyla gündeme gelen “Beyoğlu Solculuğu” ve Tanıl Bora’nın Sol, Sinizm ve Pragmatizm kitabıyla gündeme gelen bir tartışmaya katkıda bulunmak gibi bir niyeti var sanki. Ancak oradaki temel meseleyi öyle bir ıskalamış ve konuyu o kadar sakat bir yerden yakalamış ki, hayret etmemek mümkün değil. Aykırı sorular sorduğunu düşünüyor, ama en ufak bir aykırılığa tahammülü yok. Bu haliyle, Metallica konserine giden gençleri; “Laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddeleri” diye tanımlayan Ali Bulaç’tan da pek bir farkı yok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4627316210932330371?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4627316210932330371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4627316210932330371' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4627316210932330371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4627316210932330371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/04/kose-vurusundan-kendi-kaleme-gol.html' title='KÖŞE VURUŞU’NDAN KENDİ KALEME GOL'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S8W1ar963-I/AAAAAAAAANU/Ne4ilda9ids/s72-c/recep_cetin_d.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2166714619369661630</id><published>2010-04-07T23:51:00.002+03:00</published><updated>2010-04-07T23:57:55.898+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>LİKİT YUMURTA TİPİ GAZETECİLİK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7zxvc96m0I/AAAAAAAAANM/Y4hQ1KJ30J4/s1600/yumurta.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 278px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7zxvc96m0I/AAAAAAAAANM/Y4hQ1KJ30J4/s320/yumurta.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5457502645998230338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZISI: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünkü BirGün’ü okuyanlar, “yaftalamıyorlar hedef gösteriyorlar” başlıklı haberle fark etmişlerdir. ‘Yaftalamadan düşünenlerin gazetesi’ Zaman’da yumurta gibi bir haber çıktı geçen pazar. “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” ikilemini hatırlatacak kadar da ilginçti. “Haber mi niyetten, niyet mi haberden çıkar?” gibi bir soru sorduyordu insana. Çünkü belli bir niyetle oturulmuş gibiydi haber masasına. Son dönemde yapılan yumurtalı, ayakkabılı tüm protesto gösterilerini aynı sahanda pişiriyor ve “yumurtalı eylemlerin altından terör örgütü bağlantıları çıkıyor” gibi aceleci bir sonuca varıyordu.&lt;br /&gt;Bir şeyi 40 kere söyleyince olurmuş derler, “madem köşe yazarları bu kadar etkili, muhabirlere köşe verin yorumlar değil, gerçek haberler gündeme gelsin” diye diye BirGün’deki bu 40. Köşe Vuruşu yazısında bunu başardım galiba. Ortada bir terslik var yalnız. Bu kez de muhabir, köşe yazarlığına heves edip haberin unsurları oluşmadan kendi yorumlarını saçmış ortalığa ya da haber editör masasında taklaya gelmiş bir şekilde. Bu hafta aslen bir köşe yazısında bile rastlanmayacak kadar yoruma dayalı bu haberi analiz etmek ve bu gazeteciliğin bir adını koymak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YUMURTA ERGENEKON İŞİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bir uyarı yapayım. Siz siz olun bugünlerde sokakta yumurta ile yakalanmayın. Zira Zaman gazetesinin söz konusu haberine göre “yumurta atma” Ergenekon Örgütü’nün tarzıymış. Ergenekon Örgütü’nun tutuklu sanıklarının katıldığı birkaç eylemi inceleyerek bu sonuca varmışlar. Habere onunla ilgisi olmayan başka eylemleri de iliştirerek, “onlar da Ergenekon işi olabilir” gibi bir şüphe yaratmayı da başarmışlar. Çarşıda yumurta ile yakalanırsanız aklınızda bulunsun. Ertesi gün Ergenekon bağlantınız, menemen çeşitliliğiyle ortaya serilebilir yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İLERİ SÜRÜLDÜ HABERCİLİĞİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hemra Köse imzalı muhabirin ya da haberini gazeteye yerleştiren editoryal kadronun gazeteciliğin 6 temel kuralı 5N1K’yı hatırlamasında yarar var. Neden mi? Mesela, BDDK Başkanı Tevfik Bilgin’in Mersin Üniversitesi’nde uğradığı saldırı için şöyle bir ifade kullanılmış; “Saldırıyı gerçekleştiren Halkevleri isimli grubun yasa dışı terör örgütü DHKP-C ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüştü.” İfadenin devamında bu bağlantının nasıl bir bağlantı olduğuna dair herhangi bir ipucu yok. “Samsun ve İstanbul’daki protestolarda Halkevleri isimli yapı etkili oldu.” gibi doğrudan hedef gösteren başka bir ifade de var. “Gazetecilik mi yapılıyor, ihbar mı?” orası belli değil. Nasıl etkili oldu, niye etkili oldu hiçbirinin cevabı yok çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ALAKAYA YUMURTA KIR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli eylemlerin başta Ergenekon olmak üzere çeşitli örgütlerle bağlantılarını iddia düzeyinde ele alan bu haberin sonuna, geçtiğimiz yıl BirGün editörü Selçuk Özbek’in IMF Başkanı’na yönelik ayakkabılı protestosu da eklenmiş. Haberde yer alan “Selçuk Özbek'in yanında pankart açmaya çalışırken gözaltına alınan Z.Ç.’nin bir partinin İstanbul il örgütü üyesi olduğu belirtilmişti.” ifadesiyle ne anlatmaya çalıştıkları da muğlak. Birincisi, haberin başlığı: Yumurtalı eylemlerin altından terör örgütü bağlantıları çıkıyor; şeklinde. Eğer bu eylemin arkasında terör örgütü bağlantısı varsa “o nedir?” yanıt yok. Hadi diğerlerini “ileri sürüldü” gibi muğlak ifadelerle açıkladılar. Bu eylemde onu da yazamayacak kadar haberlerinden emin değiller. Yine onun altına iliştirilen, 19 Mayıs Üniversitesi’ndeki Ali Sabancı’yı protesto eyleminin de herhangi bir bağlantısı belirtilmemiş. Şimdi o eylemi gerçekleştiren öğrenci arkadaşlar zanaltında kalmadı mı? Polise, “biz gazeteciliğimizi yapamadık ama bu arkadaşların bir örgüt bağlantısı olabilir araştırın” mı demek istiyorsunuz? Bunun adı habercilik mi oluyor şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NEDEN LİKİT YUMURTA?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu yumurtalı haber örneğiyle açıklayalım. Haberi oluşturan asli unsurlar vardır. Haberin: Ne, Ne zaman, Nerede, Nasıl, Niye, Kim? sorularına cevap vermesi gerekir. Açık ki, bu zorlama haberde bu unsurlar oluşmamış. Yani yumurtayı dış etkenlerden koruyacak kabukları yok. Ama cıvık tarafı öylece ortaya serilivermiş. Kim nereye akıtırsa artık. O yüzden bu tarz gazeteciliğe “Likit Yumurta Tipi Gazetecilik” demek istiyorum. Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, pazartesi yazılarında verdiği gazetecilik derslerinde bunu da ele alır umarım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2166714619369661630?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2166714619369661630/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2166714619369661630' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2166714619369661630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2166714619369661630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/04/likit-yumurta-tipi-gazetecilik.html' title='LİKİT YUMURTA TİPİ GAZETECİLİK'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7zxvc96m0I/AAAAAAAAANM/Y4hQ1KJ30J4/s72-c/yumurta.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-709960926621961685</id><published>2010-03-31T12:39:00.002+03:00</published><updated>2010-03-31T12:41:26.496+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>MEDYAYA YENİ DERNEK ÖNERİLERİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7MYwHCtn9I/AAAAAAAAANE/wKNJA5MPMZQ/s1600/salihmemecan01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 210px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7MYwHCtn9I/AAAAAAAAANE/wKNJA5MPMZQ/s320/salihmemecan01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5454730788479016914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM AŞAĞIDA DOSTLAR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta, siyasi iktidara yakın medyanın önde gelen isimleri bir araya gelerek yeni bir dernek kurduklarını ilan ettiler. Medya Derneği adını verdikleri bu dernek için tanıma uygun bir şekilde ortak hedefler de belirlemişlerdi. Medyanın ve gazetecilerin kalite standartlarını yükseltmek, basın özgürlüğünün sınırlarını genişletmek ve medyadaki çeşitliliği savunmak bu hedeflerin başlıcalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dernek üyelerinden Ekrem Dumanlı, konuyla ilgili yazısında “mesleğin çıtasını yükseltmek” istediklerini vurguluyor ve “örgütlenme” hakkından söz ediyordu. Dernek Başkanı Salih Memecan ise, T24 internet sitesinden Selin Ongun’a röportaj veriyor, derneğin “gazetecilerin kalite standartlarını yükseltmek” amacını ve Dumanlı’nın söz ettiği ‘örgütlenme hakkını’ unutmuş gibi görünüyordu. Memecan, soğukkanlılıkla “ATV-Sabah grevi bizim alanımız değil, çalışan hakkını aldı alamadı; bunlar başka konular” diyebiliyordu. Gazetecinin çalışma koşullarını iyileştirmeden, kalite standartlarını yükseltilebileceği gibi fantastik bir çelişki içindeydi kendisi. Bizimcity’e bağlanmıştı ve kopmaya niyeti yok gibiydi.&lt;br /&gt;Mademki, tasfiye edilecek gazeteciler listesi yapanlar, medyadaki çeşitliliği savunmak için bir araya gelebiliyor. Mademki, “gazeteci hakkını aldı, alamadı bunlar başka konular, bizim alanımız değil” diyenler, gazetecilerin kalite standartlarını yükseltmek için dernek kurabiliyor, öyleyse daha nice dernekler kurulabilir bu sektörde. Ali Kırca’nın ATV yıllarından hatırladığımız tonlamasıyla, şimdi ‘Bizimderneklere’ bağlanalım, dernek önerilerimizi şöyle bir sıralayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘YANDAŞ MEDYA’DAN DIŞLANANLAR DERNEĞİ&lt;br /&gt;Son günlerde yeni bir mağduriyet kategorisi daha oluştu. ‘Yandaş Medya’nın en hararetli kalemlerinden Fikri Akyüz’ün, Fatih Altaylı’ya yazdığı mektup bu kategoriyi iyice açık etti. Muhafazakâr ve liberal denilen bazı yazarlardan tiksindiğini söyleyen Akyüz, Mustafa Karaalioğlu’na küçük bir eleştiri yaptığı için nasıl dışlandığını aktarıyordu. Artık o cenahın hiçbir medyasında kendisine konuşma hakkı tanınmadığını belirten Akyüz, bu kesimdeki bazı yazarların iktidardan nemalanarak güç sarhoşluğu içine girdiğini içeriden biri olarak itiraf ediyordu. Fikri Akyüz gibi hâlâ AKP yanlısı olmasına rağmen, küçük eleştiriler yüzünden saadet halkasının dışına atılan bu yazarlar için de dernek şart. Çünkü mevki ve çıkar paylaşımında pasta büyüdükçe, onların sayısı artacak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÖŞE YAZARLIĞINI KURTARMA DERNEĞİ&lt;br /&gt;Medyada sadece geçen hafta köşe yazarlığı kurumuna getirilen özeleştiriler bile bu kurumun itibarının bir an önce kurtarılması gerektiğini hatırlattı. Cüneyt Ülsever’in, “Pahalandıkça ucuzlayan meta: Köşe yazarlığı” yazısı ve Mehmet Ali Kılıçbay’ın Newsweek Türkiye dergisindeki yazısı, Türkiye’de köşe yazarlığının içler acısı halini ortaya koyuyordu. Yine Ahmet Hakan ve Selahattin Duman’ın Başbakan’ın neden köşe yazarlarını kahvaltıya çağırmaması gerektiğini belirten yazıları, köşe yazarlığı kurumunun itibarıyla dalga geçme niteliğindeydi. Buralardan hareketle köşe yazarları bir an önce mesleklerinin itibarını kurtarmak için dernekleşmeliler bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAŞBAKAN MAĞDURLARI DERNEĞİ&lt;br /&gt;Gün geçmiyor ki, Başbakan bir köşe yazısına sinirlenmesin; yandaş, karşıt ayırmadan azarlamasın. Başbakan’ın köşe yazarlarının ne yazdığına bu kadar dikkat ettiği, hatta onları kontrol etmesi için patronlarını tehdit ettiği ortama bir dernek daha lazım. Başbakan’dan zılgıt yiyen köşe yazarları acilen bir araya gelmeli ve güçbirliliği yapmalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saymaya kalksak daha pek çok dernek önerisi yapabiliriz ama yerimiz dar. Şimdilik bunlarla yetinelim. Her köşe başında bir derneğin olduğu, hatta lokal açmak için bile paravan derneklerin kurulabildiği ülkeye bir Medya Derneği fazla değil elbette. Ama gazetecilerin kalite standartlarını yükseltmek gibi bir hedefle yola çıkıp, “gazeteciler haklarını almışlar, alamamışlar bizi ilgilendirmez” deme çelişkisine itiraz etmemek de mümkün değil. Yoksa düğün olmuş, dernek olmuş, hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede bulmuş kimin umrunda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-709960926621961685?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/709960926621961685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=709960926621961685' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/709960926621961685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/709960926621961685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/03/medyaya-yeni-dernek-onerileri.html' title='MEDYAYA YENİ DERNEK ÖNERİLERİ'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S7MYwHCtn9I/AAAAAAAAANE/wKNJA5MPMZQ/s72-c/salihmemecan01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3067536522991718797</id><published>2010-03-24T15:33:00.002+02:00</published><updated>2010-03-24T17:50:26.347+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞELERİ YAZSAM DİZİ OLURDU</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6oVEBW3XhI/AAAAAAAAAM8/r4h3w685PqI/s1600/Ezel.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 229px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6oVEBW3XhI/AAAAAAAAAM8/r4h3w685PqI/s320/Ezel.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452193457713405458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hürriyet’le inşa ettiği gazetecilik türünün  adını ‘sit-com gazeteciliği’ koymuştu vaktiyle Ertuğrul Özkök. Bu tanım üzerine en güzel yorum da Umur Talu’dan gelmişti bir televizyon programında. Özkök’ün sit-com filan gibi isimler koyarak kendi gazetecilik zaafının bir teorisini yaptığını söylemişti Talu. Kolay haberciliğin bir sonucuydu sit-com. Sıradan haberleri allayıp pullamak ya da gazetecinin bizzat kendisinin haber olması yetiyordu bu gazetecilik türü için.&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök, kendi teorisini sit-com diyerek daraltsa da, aslında bu aralar köşelerde yaşananlar bildiğiniz dizi film formatında. Komedi de var dram da, aşk da var ihanet de. Artık manzara sit-com’un da ötesinde. Köşelerdeki hangi olay, hangi diziyi çağrıştırıyor. Hepsi, hemen şimdi Köşe Vuruşu’nda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İHANET ONLARI AYIRDI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her şey Başbakan’ın, Türkiye’de kaçak çalışan Ermenileri kovma tehdidiyle başladı. Buna yandaşlığıyla bilinen bazı köşe yazarları bile isyan etti. Onların isyanı üzerine Başbakan, eski dostlukları unutup “Siz kimin avukatısınız?” diye gürledi. Mevzubahis köşe yazarlarına göre bu bir ihanetti. Köşe yazıları havada uçuştu. Buraya kadar yaşananların hangi diziyi anımsattığını çıkaramadıysanız ben yazayım: Ezel… Özellikle Cengiz Çandar’ın “Başbakan’a sorular” ve “Kimin mi avukatıyım?” başlıklı son iki yazısını okumuşsanız söylediğimi daha iyi anlayacaksınız. Mealen, biz en zor zamanlarında yanında durduk, senin şu yaptığın ihanete bak, diyor Cengiz Çandar. Tahminimce onun kadar kırgın birkaç kişi daha var. Ezel dizisinin sloganı; “ihanet onları ayırdı, intikam birleştirecek” şeklinde. Bakalım dizinin ilerleyen bölümlerinde neler olacak? İntikam mı alınacak, barış mı sağlanacak? Her ne kadar uluslararası literatürde Amca diye anılsa da senaryo gereği Dayı yapacağımız Sam Dayı, daha ne kadar sessiz kalacak? Yani anlayacağınız gerilim giderek tırmanıyor sevgili izleyiciler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DURUN, SİZ KARDEŞSİNİZ!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri de Star gazetesi köşe yazarı Şamil Tayyar ile Sabah gazetesi arasındaki tartışmaydı. Şamil Tayyar, Sabah’ı son Fadime Şahin haberlerinden yola çıkarak, Veli Küçük ve JİTEM hakkındaki iddiaları çürütmeye çalışmakla suçladı. Sabah gazetesi ise Medyatava aracılığıyla yaptığı özel açıklamayla Şamil Tayyar’a çok sert çıktı. Özetle, “bırak bu hezeyanları, bizi Ergenekoncuları aklamakla suçlayamazsın” dediler. Tartışmaya bakınca “Durun, siz kardeşsiniz!” demek geliyor insanın içinden. Yandaş medyanın bu iki cephesinin birbirine düşmesi, Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey’in çocuklarının birbirine düşmesine benziyor. “Hangimiz daha fazla Ergenekon karşıtıyız?”dan çıkan tartışma, saadet dolu bir yuvayı yıkıma götürüyor. Sanki sonbahar yaklaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AŞK ÇOK KİŞİLİKTİR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta köşelerde dikkat çeken bir başka tartışma ise iki eski dost arasında Hıncal Uluç ve Haşmet Babaoğlu arasında patlak verdi. Bir zamanlar Yaşamdan Dakikalar’da birbirlerine şiir okuyacak denli yaşanmışlıkları olan bu iki eski dost, şimdi “aşkın kaç kişilik olduğu?” gibi soyut bir kavram üzerinden atışıyorlar. Bir taraf, Aşk-ı Memnu’daki Ednan Bey gibi aşkın hâlâ iki kişilik olduğunu savunurken, diğer taraf, “Hayır efendim aşk tek kişiliktir” kime olursa olsun kişi kendi başına yaşar diyor Bihter bencilliğiyle. Şiirler, aforizmalar havada uçuşuyor, taraflar bir türlü uzlaşamıyor. Aşk-ı Memnu’ya bakarsanız Ednan Bey, Bihter, Behlül, Nihal, Matmazel, Beşir vs. derken bayağı kalabalık bir aşk yekünü çıkıyor. Bu yüzden tartışmaya değmez diyorum bu iki usta köşeciye. Aşk kalabalıktır. Ama siz gelin ortada buluşun, aşk 1,5 kişiliktir üzerinde uzlaşın diye ekliyorum. Sonra da bir ocakbaşı restorana gidip 1,5 Adana üzerine künefe ile kutlayın bu barışmayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğünüz üzre sit-com’un çok ötesinde senaryo çeşitliliği var köşelerde. Yani yerimiz olsa her diziye eşdeğer bir köşe mevzusu bulabiliriz. Yani özetle, köşeleri yazsak dizi olur bir nevi. Hem de nasıl olur biliyor musunuz? Rating rekorlarını altüst edercesine.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3067536522991718797?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3067536522991718797/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3067536522991718797' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3067536522991718797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3067536522991718797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/03/koseleri-yazsam-dizi-olurdu.html' title='KÖŞELERİ YAZSAM DİZİ OLURDU'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6oVEBW3XhI/AAAAAAAAAM8/r4h3w685PqI/s72-c/Ezel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-7688725872588584008</id><published>2010-03-17T13:43:00.002+02:00</published><updated>2010-03-17T13:48:41.613+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLIĞI NASIL KURTULUR?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6DBfWiIvMI/AAAAAAAAAM0/vV3bP6KhA_A/s1600-h/cemalabi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 237px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6DBfWiIvMI/AAAAAAAAAM0/vV3bP6KhA_A/s320/cemalabi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5449568293487164610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM AŞAĞIDA DOSTLAR: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Turgut geçtiğimiz hafta “Gazeteciler hayatı anlamıyor” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazıda gazetecilerin insanı hafife &lt;br /&gt;aldığını, haberi ve yorumu yazış biçimiyle insanı ve olayları tek boyuta indirgediğini söyledi. Ancak köşe yazarlarının bu tarz gazetecilere  fazla alan bırakmadığına pek değinmedi. Serdar Turgut’un gazetecilerde eksik gördüklerinin, aslında köşe yazarlığının ortaya çıkma nedeni olduğunu, ama köşe yazarlarının bunu çoğunlukla unuttuğunu düşünüyorum şahsen. Bu yüzden Köşe Vuruşu’nda, yeri geldikçe köşe yazarlığının cartayı çekecek bir müessese olduğunu yazdım. Buna gerekçe olarak; Facebook, Twitter, bloglar yani topluca sosyal medyayı ve orada köşe yazarlarının yaptığı lakırdının çok daha niteliklisini yapan isimsiz yazarları gösterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Turgut’un söz konusu yazısı daha önce okuduğum başka bir yazıyı da hatırlattı. 36 yıl öncesinden gelen bu köşe yazısı, tartışmanın yeni olmadığını gösteriyor. O köşe yazısının sahibi Cemal Süreya. Yazı, 3 Mayıs 1976 tarihinde Politika gazetesinde yayımlanmış, yazarın YKY tarafından Günübirlikler ismiyle derlenen kitabında da yer almış. O yazıdan yola çıkarak bu haftaki Köşe Vuruşu’nu doğrudan ceza sahasına yollamak yerine, kısa pasla açıyorum. Buyrun, şair tarafıyla ruhumuzu besleyen Cemal Süreya’dan bir de gazetecilik dersi almaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YENİ GAZETECİLİK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Cemal Süreya’nın söz konusu yazısının başlığı bu. Yeni gazeteciliğin en büyük temsilcisi olarak da Amerika’da yaşayan Art Buchwald’ı gösteriyor. Buchwald o dönemin en çok kazanan gazetecisiymiş. Çünkü, diğer meslektaşlarından farklı olarak haber denilen tek boyutlu olguyu kendine özgü bir humour’la ele almış, bir bakıma hikâyeleştirmiş. Yani habere boyut kazandırmış, insanların üzerine düşünmesi gereken kapılar açmış. Aslında bir nevi köşe yazarıymış 2007’de hayatını kaybeden Buchwald. Ama bir edebiyatçı kıvraklığına sahipmiş aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KÖŞE YAZARI NE YAPMALI?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Süreya, her ne kadar ‘gazeteci’ diye adlandırsa da yazısında önüne haberin ham halinin geldiği bir iletişim adamından bahsediyor. Bu açıdan bakıldığında bugünün köşe yazarına karşılık gelen görevliye, önüne gelen haberle ilgili dört temel rol biçiyor: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yalınlaştırmak, Yoğunlaştırmak, Seçmek ve Bireştirmek&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;. Cemal Süreya’ya göre bu rollerden en yaratıcı olanı Bireştirmek. Yani işe kişisel kanılarını ve görüşlerini katarak, haberi çok boyutlu olarak ele almak. Süreya, bu yazarlığın en belirgin örneğinin de o yıllarda gazetecilik yapan ünlü romancı Norman Mailer olduğunu belirtmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;EMRE AKÖZ ÖRNEĞİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eğer köşe yazarları Cemal Süreya’nın bahsettiği gibi habere adeta bir edebiyatçı gibi yaklaşırlarsa, olayın çok farklı boyutları olduğunu fark ederler. O zaman yemek yediği restoranın garson ve aşçı bulamamasından yola çıkan köşe yazarı Emre Aköz gibi, “gençlerimiz iş beğenmiyor, 1.000 liraya işler var halbuki” gibi büyük ve saçma laflar etmezler. Bahsettiği tarzda işlerin kimler tarafından, günde kaç saat çalışarak ve hangi psikolojiyle yapıldığını, insanların nasıl sömürüldüğünü anlarlar. Düşünsenize Emre Aköz’ün, köşesinde, Orhan Kemal okumuş, sırtını zaman zaman edebiyata verebilen bir köşe yazarı olduğunu. Öyle biri, hiç böyle bir genelleme yapabilir mi? Gerçi Emre Aköz’ün bırakın roman okumayı, işsizlik rakamlarına bakması bile o yazıyı yazmaması için kâfi ama, bakmamayı tercih ediyorsa vardır bir nedeni. “Bir genç için 1.000 lira az para mıdır?” diyen Emre Aköz, o 1.000 lirayla sözünü ettiği restoranlarda kaç kere yemek yendiğini de açıklarsa gençlerimiz biraz daha aydınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun lafın kısası, Serdar Turgut’un gazetecilere biçtiği rolü günümüzde aslen köşe yazarları üstlenmelidir. Köşe yazarlığının çıkış sebebi de, kurtuluş formülü de budur. Olaylara tek boyutlu yaklaşan gazetecilikle, daha boyutlu yaklaşıp elle tutulur kılan edebiyatçılık arasında bir köprü olmalıdır köşe yazarı. Öyleyse diğer lakırdıları blog ve sosyal medya yazarlarına bırakıp, köşeleri haberi boyutlandıracak yazarlara bırakalım. Yani dağdaki Kürtlerin dönüş haberini, “Rojin’i dağa kaldırma fantezisi” boyutuyla ele alan Serdar Turgut, bunu da hesaba  katsın. O zaman, bahsettiği sorunların çok karmaşık ve boyutlu olduğunu belki görebilir. Serdar Turgut’un gazetecilikle ilgili yazısının son cümlesi gibi; “Bu, bugün Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi açısından atılabilecek en önemli adımlardan birisidir”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-7688725872588584008?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/7688725872588584008/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=7688725872588584008' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7688725872588584008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7688725872588584008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/03/kose-yazarligi-nasil-kurtulur.html' title='KÖŞE YAZARLIĞI NASIL KURTULUR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S6DBfWiIvMI/AAAAAAAAAM0/vV3bP6KhA_A/s72-c/cemalabi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8842412524390165001</id><published>2010-03-10T15:18:00.003+02:00</published><updated>2010-03-10T15:22:57.685+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞELERDEN SORUMLU BAKANLIK, NEDEN OLMASIN?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S5edC7wStlI/AAAAAAAAAMs/e0HTCtVpqaE/s1600-h/bakan-selma-aliye-kavaf-otobus-ile-suriyeye-gecti-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S5edC7wStlI/AAAAAAAAAMs/e0HTCtVpqaE/s320/bakan-selma-aliye-kavaf-otobus-ile-suriyeye-gecti-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446994948053448274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta gündemin yıldızı, gaf konusunda hat-trick yapan Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf oldu. Kavaf, önce televizyon dizilerini sakıncalı bularak ebeveyn izleme kurulları gibi muğlak bir oluşumun insafına bırakma, yani bir tür sansür uygulama niyetini açıkladı. Ardından verdiği röportajda, severek izlediği ve önemli mesajlar aldığı tek dizinin Kurtlar Vadisi olduğunu belirterek; öpüşme-sevişme olmasın ama silah ve şiddet olabilir icabında gibi bir algıya yol açtı. Sonuncu gafını ise “eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilmesi gerek” vurgusuyla yaptı.&lt;br /&gt;Bakan Kavaf’ın, toplumu zapturapt altına alma şevki nedeniyle Başbakan’a ilham kaynağı olmasından korkuyorum açıkçası. Kimsenin aklına bir şey getirmek istemiyorum ama yazmadan da duramayacağım. Başbakan, hazır köşe yazarlarına bu kadar takmış durumdayken, ister misiniz bir de Köşe Yazarlığından Sorumlu Devlet Bakanlığı icat etsin. Bunun başına da geçen haftaki çıkışından ilhamla Aliye Kavaf’ı getirsin. Çocuklar mazallah 7 yaşında okumayı öğreniyor, gazeteler de uluorta satılıyor deyip bir taşla iki kuş vurmaya kalksın. Görelim bakalım o zaman neler olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;EKŞİ İLE BABAHAN YILDIZLAŞIR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta, köşe yazarlığı alemi, Bakan Kavaf’ın Meclis’ten hiç de yabancı olmadığı üslupta bir tartışmaya sahne oldu. Konusundan ziyade üslubuyla öne çıkan tartışmada Oktay Ekşi’nin “o bacaksızı doğduğu yere kadar kovalayacağım” sözüne, Babahan’dan “Ekşi suratlı adam bir daha anneme laf edersen seni doğduğuna pişman ederim” gibi bir yanıt geldi. Kendisi Kurtlar Vadisi izleyicisi olan Bakan Kavaf’ın, biri eski kurt, biri Eşrefpaşa delikanlısı bu iki yazarın şiddet dolu polemiğini hoş karşılayacağını umuyorum. Yani Kavaf’ın olası Köşe Yazarlarından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda yıldızlaşabilir bu isimler. Aralarına Şamil Tayyar ve Ahmet Kekeç gibi üslup açısından Meclis ortalamasını rahatlıkla tutturabilecek yazarları da alırlarsa şahane bir polemik ekibi oluşur. Şiddet düzeyi açısından Kurtlar Vadisi’ni aratmaz hem. Hep mi Kurtlar Vadisi diye itiraz eden olursa, Oktay Ekşi-Ergun Babahan ilişkisinde, aslında başka bir iktidar senaryosunda Ezel dizisinin dayısıyla yeğenini oynayacak potansiyel de görüyorum ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AYŞE ARMAN TEHLİKEDE&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dizi filmlerdeki erotik sahnelerden ‘irrite’ olan Bakan Aliye Kavaf’ın, Ayşe Arman’a tahammül etmesi de zor görünüyor. Düşünsenize dizilerdeki bazı sahnelerin kontrolü için Ebeveyn İzleme Kurulu oluşturmayı bile düşünüyormuş Aliye Kavaf. Hatta olmazsa şifreli kanala da alınabilirmiş televizyon dizileri. Bunları duyunca tabii ister istemez insanın aklına haftada en az bir kere seks bahsi açmadan durmayan Ayşe Arman geliyor. Hem bu Ayşe Arman, bununla da kalmıyor ki, gidiyor eşcinsel hakemle falan röportaj yapıyor, üstüne üstlük Bakan Kavaf gibi tedavi olmasını da önermiyor eşcinsellere. Köşe yazarlarının kontrolü Bakan Kavaf’a verilirse Hürriyet gazetesi Ayşe Arman’ın yazdığı günler poşetle çıkabilir yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ESRA EROL YÜKSELİR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda meşhur olup köşe yazmaya başlamış pek çok isim var. Köşe yazarları, toplumu disipline etmeye meraklı Bakan Aliye Kavaf’ın sorumluluğuna verilirse televizyondan tanıdığımız bir isim özellikle yükselebilir. Kim derseniz, Esra Erol. Niye derseniz, tam da Aliye Kavaf’ın idealindeki gibi aileler kurmaya çalışan program yapıyor bir defa. Eşcinsellere karşı tutumu, tıpkı Bakan Kavaf gibi. Üstüne üstlük geçtiğimiz günlerde AKP’yi eleştiren bir konuğu stüdyodan da kovdu. Yani Başbakan’ın Türkiye’de arayıp bulamadığı ideal köşe yazarı olur Esra Erol. Öyle Yunanistan’a falan gitmeye gerek kalmaz böylece.&lt;br /&gt;Bu ne böyle; ‘yengemin bıyığı olsa amcam olurdu’ yazısı demeyin? Bakanların bunları söyleyebildiği, Başbakan’ın köşe yazarlarını patronlarına şikâyet ettiği, Başbakan Yardımcısı’nın gazetecilere “Tuu size…” dediği ülkede her şey olur. Köşe Yazarlarından Sorumlu Bakanlık kurmak da ancak böyle bir iktidara nasip olur. Köşe Vuruşu her zaman köşecilere vuracak değil ya, top bazen kafalardan seker, ‘şeref’ tribünündekilerin kucağına düşer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8842412524390165001?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8842412524390165001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8842412524390165001' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8842412524390165001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8842412524390165001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/03/koselerden-sorumlu-bakanlik-neden.html' title='KÖŞELERDEN SORUMLU BAKANLIK, NEDEN OLMASIN?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S5edC7wStlI/AAAAAAAAAMs/e0HTCtVpqaE/s72-c/bakan-selma-aliye-kavaf-otobus-ile-suriyeye-gecti-01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-6625175292759953555</id><published>2010-03-03T14:57:00.002+02:00</published><updated>2010-03-03T15:02:46.494+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>MEDYA PATRONLARINA TAVSİYELER</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S45drOLB4BI/AAAAAAAAAMk/FH52vGOPoEg/s1600-h/medyapatronlar%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 298px; height: 224px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S45drOLB4BI/AAAAAAAAAMk/FH52vGOPoEg/s320/medyapatronlar%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5444391996657623058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU HAFTAKİ BİRGÜN YAZIM: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan’ın köşe yazarlarına biçtiği payelere bir yenisi eklendi geçen hafta. Daha önce kendilerini ‘ülkenin huzurunu bozmakla’ ve ‘kendisine gaz vermekle’ itham eden Erdoğan, bu kez piyasalardaki düşüşü köşe yazarlarına bağlayarak, onları patronlarına şikayet etti. ‘Maaşını sen veriyorsun, yazacaklarını da sen belirle’ düz mantığıyla hareket eden Başbakan, ‘köşe yazarına hâkim ol!’ deyiverdi medya patronlarına. Aslında ‘yandaş’ diye adlandırılan bir kısım medyanın çalışma prensibi hakkında ipucu verebilir bu sözler. Köşe yazarına olduğundan daha fazla önem atfettiği gibi, medya patronuna gazeteciliği emanet edecek kadar vahimler aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa aynı Başbakan, daha 13 Şubat 2010’da yaptığı açıklamada; bu kez medya patronlarını çalışanlarına şikâyet etmiş, özetle; siz önce ‘iş takibi yapan patronlarınızı’ takip edin demişti. Anaakım medya elbette Başbakan’ın bu açıklamasını son olaydaki kadar büyük görmedi. Biz de Doğan Akın’ın T24 sitesindeki yazısından öğrendik. Bir yandan medya patronlarını medya gücünü kullanarak iş takibi yapmakla suçlarken, diğer yandan o patronların köşe yazarlarına istediklerini yazdırabilmeleri gerektiğini savunmak Başbakan şahsında AKP mantığının nasıl bir şey olduğunu göstermesi açısından manidar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem köşe yazarları bu kadar etkili, madem Başbakan’ın düşüncesine göre patronlarının onlara istediğini yazdırması gerekiyor, medya patronlarına bazı tavsiyelerim olacak bu hafta. Zira Köşe Vuruşu mazlumun yanındadır; Başbakan’dan zılgıtı yiyen medya patronlarını bile yalnız bırakmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BORSA UZMANLARINI KÖŞE YAZARI YAPIN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Piyasalar köşe yazarlarının ağzına bakıyor ve Başbakan piyasalardaki düşüşü köşe yazarlarına bağlıyorsa, işin kolayı var. Spor sayfası dahil tüm köşeleri borsanın gidişatına hakim uzmanlarla doldurabilirsiniz sevgili medya patronları. Onlar da hayali mutluluk tabloları yazarak, piyasaları düzeltebilir pekâlâ.  Milli Takım Dünya Kupası’na gitmiş hatta Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey hayatında ilk kez mutlu olmuş gibi bile yazabilirler yani. Gülümseyen köşe fotoğrafları da koyarsak piyasaların önünde hiçbir engel kalmaz. İşsizlik tavana vurmuş, yoksulluk kasıp kavurmuş kimin umrunda. Köşe yazarları piyasaları coşturma kabiliyetine sahipse versinler gazı, böylece sizler de Başbakanla iyi tutun aranızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İŞ TAKİBİNİZİ YAZARLARA YAPTIRIN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Başbakan’ın ‘siz önce iş takibi yapan patronlarınızı takip edin’ beyanatı size ilham verebilir sevgili medya patronları. Madem ki, Başbakan sizin iş takibi yapmanızdan rahatsız, siz de iş takibinizi köşe yazarlarına yaptırın. Görülmemiş, denenmemiş şey değil zaten. Başbakan’ın ikide bir sataşacağı kadar güçlüyse bu köşe yazarları, iş dünyasında pek çok kapıyı açabilir yani. İş takibine koşturan köşe yazarlarının da hükümetle uğraşacak mecali kalmayacağından Başbakan çok memnun olur bu işe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AKİF BEKİ KÖŞESİ OLUŞTURUN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yine Zaytung haberi gibi olacak ama, her gazetede tıpkı sağlık köşesi, ekonomi köşesi, eğtim köşesi gibi bir de  Akif Beki köşesi oluşturulsa Başbakanımız mutlu olacaktır. Akif Beki sadece bir tane olduğundan ve Radikal gazetesinde yazdığından Akif Beki ismini kavram olarak ele alacak diğer köşeleri, başka köşe yazarları kullanabilir. Başbakanlık Sözcülüğünden emekli Akif Beki’nin köşe yazarlığına getirdiği yeni açılımlardan feyz alacak yazarlar Akif Beki köşelerinde hünerlerini sergileyebilirler. Başbakan’ın kahvaltısına gelmeyen sanatçılara verip veriştirebilir, Başbakan’a dil uzatan diğer köşe yazarlarıyla polemik vazifesini üstlenebilirler. Başbakanın bu işten çok memnun kalacağına hiç şüpheniz olmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SON TAVSİYE BAŞBAKAN’A&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Başbakan köşe yazarlarını öyle güçlü ve etkili bir yere konumluyor ki, bir bildiği var diye düşünmek istiyorum. Yeri geliyor ülkenin huzurunu bozuyor, yeri geliyor piyasaları düşürüyorlar. Bu yazarlar o kadar güçlüyse bakanlar kurulunu onlardan oluşturmakta iyi bir fikir olabilir yani. Bakan sorumluluğunu üstlenince ülkenin huzurunu bozmaz, piyasaları düzeltirler bakarsınız. Yalnız bu işin sonu iyi olmayabilir. Oturduğu yerden memleketi kurtarma ya da batırma kudretine sahip bir de akşamcılar vardır biliyorsunuz, kimseye zararları yoktur ama köşe yazarlarından sonra görev sırası onlara gelirse, partinin tabanı sert tepki verebilir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-6625175292759953555?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/6625175292759953555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=6625175292759953555' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6625175292759953555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6625175292759953555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/03/medya-patronlarina-tavsiyeler.html' title='MEDYA PATRONLARINA TAVSİYELER'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S45drOLB4BI/AAAAAAAAAMk/FH52vGOPoEg/s72-c/medyapatronlar%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8617284218013105866</id><published>2010-02-24T14:00:00.003+02:00</published><updated>2010-02-24T14:12:01.801+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>GAZETECİLİĞİ HANGİ 'KÖŞE'YE SAKLADINIZ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S4UWG8glKoI/AAAAAAAAAMc/owflcAunLDM/s1600-h/gazeteci.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S4UWG8glKoI/AAAAAAAAAMc/owflcAunLDM/s320/gazeteci.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5441780033324919426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM:&lt;br /&gt;Marketing Türkiye’nin Estima Araştırma’ya yaptırdığı, Medyatava’nın da manşete taşıdığı “Medyaya duyulan güven araştırması”nın sonuçları çok çarpıcı. Zaten Medyatava da araştırmayı haberleştirirken “medya sektörünü epey karıştıracağa benziyor” yorumunu yapmış.&lt;br /&gt;Evet, normal bir ülkede eğer halkın %63.3’ü medyadaki bazı gündem maddelerinin doğruluğuna inanmıyorsa, %69.3’ü medyanın bilinçli olarak bilgi kirliliği yarattığına inanıyorsa o ülkenin medyası karışır. Ancak bizim ülkemizde böyle olmadı. Baş döndürücü hızla değişen gündemin şehvetine kapılan medya, bu araştırmanın sonuçlarıyla ilgilenmedi. Demek ki, yine araştırmadan çıkan sonuca göre halkın %35.5’inin medyanın gündemini takip etmekten vazgeçmesi, hiç boşuna değildi. Zira medya, halkın gündemini takip etmekten zaten çoktan vazgeçmişti.&lt;br /&gt;Halkın medyaya olan güvensizliğinin artmasının pek çok nedeni olabilir. Bana kalırsa bunlardan en önemlisi, muhabirlik ya da klasik anlamıyla gazetecilik karşısında köşe yazarlığının bu denli yükselmesi. Acaba, köşe yazarlarının bu güvensizlikte nasıl bir rölü var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BİLGİ YETERSİZLİĞİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon davasının seyir şeklinin ülkede büyük bir kutuplaşma yarattığı malum. Bu kutuplaşma da ortadaki yetersiz bilginin farklı yorumlarını beraberinde getirdi. Haberlerin neredeyse yorum niteliği kazandığı ortamda köşe yazarları da yorumun yorumunu yapan adamlar haline geldi. Bu açıdan, BirGün’den köşe yazarı arkadaşım Özgür Mumcu’nun 19 Şubat tarihli yazısının satır aralarını iyi okumakta fayda var. Ortada henüz ‘maddi gerçek’ bile yokken, ‘ gün yorum günü değil’ gazetecilik günüdür demiş Özgür ve köşe yazarlarının değil, muhabirlerin öneminin anlaşılacağı bir dönemde olduğumuzu vurgulamış. Haberin olmadığı yerde köşe yazarının Abdurrahman Çelebi olması şaşırtıcı değil. Son iki dünya kupasına katılamayacak kadar futbolu kısır bir ülkede bu kadar futbol yorumcusunun olması kadar olağan bir durum artık bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DEMODE GAZETECİLİK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl törenler ve övgülerle emekli edilen Hürriyet’in ‘efsanevi’ genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök eseriyle ne kadar gururlansa az. Çünkü çok değil, bundan 5-6 yıl önce Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi tipi gazeteciliği demode ilan edip, yeni kuşakların onları örnek almasını çağdışı bulmuştu kendisi. Hal böyle olunca bir zamanların amiral gemisi Hürriyet’le bugün iflas etmiş ‘sakat gazetecilik’ tarzını inşa etti Özkök ve şürekâsı. Bugün ortada sosyetik bir restoranda yediği yemeğin yağ oranını bile mesele edip, Ergenekon gibi kritik bir süreçte ‘maddi gerçeği’ mesele etmeyen ‘gazeteci’ler dolaşıyorsa, bu sit-com’un Türk medyasına güzide bir katkısıdır. Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi yerine, Ertuğrul Özkök ve benzerlerini örnek alan ‘çağdaş’ gençlerin başarısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YANDAŞ MEDYA İŞİN BAHANESİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç yandaş medyaydı, iktidar özgür medyayı susturuyordu bahanelerine sığınmayalım. Siz ‘haber’ denilen olguyu öldürüp yerine yorum koyar, muhabiri önemsizleştirip aslen bir yorumcu olan köşe yazarını yüceltirseniz, birileri gelir bunu kendi çıkarlarına hizmet eder hale getiriverir. Bir yerlerden servis edilen bilginin araştırılmadan, kaynağının güvenilirliği sorgulanmadan haber diye sunulması da işte böyle medyaya güvensizlik yaratır. Yani bugün aradığımız tüm soruların cevabı, elbirliğiyle yok edilen araştırmacı gazeteciliktedir. İktidar medya üzerinde baskı kurdu bahanesi, siz ortamını yaratırsanız elbette kurar diye çürütülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KUŞAĞIM ADINA SORUYORUM?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyu birkaç kez tekrarlamış olabilirim. Ama zaten kimi zaman mizahın sınırlarına çektiğim Köşe Vuruşu’nun varoluş sebebi bu. Onun için ne kadar tekrarlasam az. Çünkü, demode ilan edilen o gazeteciliği bir çocukluk hatırası olarak hatırlayıp arşivlerde yad ediyorsam kuşağım adına bunu sormaya hakkım var. Başbakanın kahvaltısına gitmeyen sanatçıları nezaketsizlikle suçlayıp onlara sanatçılık öğretmeye kalkan bu Akif Beki’lerin nasıl yaratıldığını sormaya hakkım var? Çünkü, o gazeteciliği bu ‘köşe’lere saklayan insanlar hâlâ gözümüzün önünde. Hatta iktidarın medyaya baskı uyguladığını söyleyip mağdur gazeteci pozları bile takınıyorlar. Yandaş medya bir sonuçtur. Ben asıl nedenlerine soruyorum? Hangi köşeye sakladınız gazeteciliği? Bulamıyor musunuz? O zaman o köşelere, kaldıysa sizin tabirinizle ‘eski moda’ muhabirleri yerleştirin ki, gazetecilik görelim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8617284218013105866?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8617284218013105866/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8617284218013105866' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8617284218013105866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8617284218013105866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/02/gazeteciligi-hangi-koseye-sakladiniz.html' title='GAZETECİLİĞİ HANGİ &apos;KÖŞE&apos;YE SAKLADINIZ?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S4UWG8glKoI/AAAAAAAAAMc/owflcAunLDM/s72-c/gazeteci.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-6998366086108120983</id><published>2010-02-17T14:45:00.002+02:00</published><updated>2010-02-17T14:47:27.306+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARINDAN ŞOK HABERLER!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3vlTJkrpqI/AAAAAAAAAMU/jR4TMt3H7pk/s1600-h/zaytung.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 97px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3vlTJkrpqI/AAAAAAAAAMU/jR4TMt3H7pk/s320/zaytung.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439193092130055842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlardaki en büyük eğlencem Zaytung diye bir internet sitesi. Zaytung.com adresindeki siteyi bilmeyenler için kısaca anlatayım. Dünyada The Onion başta olmak üzere çeşitli örnekleri olan bu format, gerçek olmayan haberler üreterek mizah yapmak üzerine kurulu. Zaytung’un bugüne kadarki muadillerinden en büyük farkı, çok ince bir mizah ve pırıltılı bir zekâ üzerine kurulmuş olması. &lt;br /&gt;Ben de çok sevdiğim Zaytung’culardan esinlenerek onlar gibi yazmayı denedim bu hafta ve köşe yazarları dünyasından ‘şok’ haberler vermek istedim. Topu kalecinin uzanamayacağı köşeye göndermeniz ümidiyle; bu haftanın Köşe Vuruşu’nu yolluyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KENDİ GAZETESİNE GİREMEDİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca gazeteye uğramayan ve ısrarla köşesindeki fotoğrafı da değiştirmeyen köşe yazarı Hikmet Fotoşop, aniden çalıştığı gazeteye gitmeye karar verince şoka uğradı. Gazetenin güvenlik görevlileri tarafından tanınmayarak içeriye alınmayan yazar, duruma isyan etti. Gazetenin güvenlik müdürü Nihat Doğan SLX ise yaptığı açıklamada ekibini savundu. Hikmet Fotoşop olduğunu iddia eden kişinin, köşesindeki fotoğrafla  arasında en az 50 kilo ve 30 yaş fark olduğunu söyleyen Doğan SLX,  “ben gördüğüme inanırım kardeşim” diyerek sözlerini noktaladı. Yazar, yapılan DNA testi sonucu Hikmet Fotoşop olduğunu kanıtlayabilirse gazetesine girecek. Hikmet Fotoşop’un bir süre önce kendi gazetesini okumadığı da ortaya çıkmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;PORNO ZULASINI BULUNCA YIKILDI&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Senelerdir oğlunun günlük hayatını anlatarak köşesini dolduran köşe yazarı Sema Sarman, oğlu büyüyünce ne yapacağını şaşırdı. Köşe yazısını yazmak üzere oğluyla ortak kullandığı bilgisayarın başına oturan Sarman, merakla “Ödevlerim” isimli klasörü tıklayınca dünyası yıkıldı. Klasörde oğlunun porno zulasıyla karşılaşan Sarman, gazetemizin Tırtıl ekine verdiği röportajda sık sık gözyaşlarına boğularak, artık oğlunun günlük hayatından söz edemeyeceğini’ belirtti. “Milf’den mi söz edeyim, teen’den mi yoksa sex teacher’dan mı?” diye isyan eden Sarman, yazarlık kariyerinin devamı için yeni bir çocuk yapmayı yahut kedi edinmeyi düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KYKD UYARDI: Yıllık izninizin tamamını &lt;br /&gt;bir kerede kullanmayın!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Asabi köşe yazarı Uluç  Ardıç, ilk kez yıllık izninin bir bölümünü değil de tamamını  kullanmaya kalkınca yarısında cinnet geçirdi. Aynı gün içinde altı farklı kavgaya karışan Ardıç, güçlükle sakinleştirildi. Uzun süre yazı yazamadığı için sinirini atamadığı belirtilen Ardıç, mahalle esnafı, eşi, taksici, apartman yöneticisi, banka memuru ve sokak köpekleriyle aynı gün içinde kavgaya tutuşmayı başardı. Hastanede ziyaret ettiğimiz  Uluç Ardıç, “gerçek hayatta polemik çok tehlikeliymiş” diyerek durumdan ders çıkarmayı da ihmal etmedi. Gelişme üzerine  acil bir açıklama yapan Köşe Yazarlarını Koruma Derneği Başkanı Nihat Doğan SLX,  diğer köşe yazarlarını “yıllık izinlerinin tamamını bir kerede kullanmamaları” yönünde uyardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ZEYTİN BİTTİ, KÖŞE GİTTİ!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İsviçreli Bilim Adamları, zeytinin içinde kanserojen madde olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyunca ülkemizde zeytin tüketimi ve zeytin ağacı romantizmi aniden bitti. Zeytin tüketimindeki bu ani düşüş bir köşe yazarını işinden etti. Yıllarca zeytin ve zeytin ağacı romantizmi üzerine köşe yazan İsmet Zeytinoğlu’nun köşesine, misyonunu tamamlaması nedeniyle son verildi. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Nihat Doğan SLX ise “yazarımızı zeytin ağacı romantizmine olan ilgi nedeniyle tutuyorduk; artık zeytinin çağrışımı farklı, yapacağımız bir şey yok” diye kendini savundu. Doğan SLX, açıklamanın hemen ardından ‘çınar ağacı bilgeliği’ üzerine yazacak yeni yazarı Saffet Ağaçkakan’ı basına tanıtarak gazetesinin doğaya olan saygısının altını çizdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-6998366086108120983?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/6998366086108120983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=6998366086108120983' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6998366086108120983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6998366086108120983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/02/kose-yazarlarindan-sok-haberler.html' title='KÖŞE YAZARLARINDAN ŞOK HABERLER!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3vlTJkrpqI/AAAAAAAAAMU/jR4TMt3H7pk/s72-c/zaytung.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-6797554955306528078</id><published>2010-02-10T15:01:00.004+02:00</published><updated>2010-02-10T15:15:48.360+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>ACİLEN BAKAN OLMASI GEREKEN KÖŞE YAZARI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3KxfgxHYuI/AAAAAAAAAMM/hsiQNf2UwsI/s1600-h/142964a3-8982-466d-88ca-0a0689734233-444x333.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3KxfgxHYuI/AAAAAAAAAMM/hsiQNf2UwsI/s320/142964a3-8982-466d-88ca-0a0689734233-444x333.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5436602855119610594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM AŞAĞIDAKİ GİBİDİR, GEREĞİNİ ARZ EDERİM!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçilerinin direnişi, hükümette en sivri açıklamayı kim yapabilir yarışı  başlatmış gibi. Başbakanın birinciliği kimseye bırakmadığı bu yarış bir panik havasını açık ediyor. Bu tespitin Köşe Vuruşu’nda ne işi var demeyin. Eğer kabineye dahil edilirse, Bakanların bu kıyasıya rekabetine ortak olacak bir köşe yazarı tespit ettim bu hafta. Üstelik, bazı çevrelerce hâlâ solda yer aldığı zannedilen Taraf gazetesinden.  &lt;br /&gt;Taraf’ta ‘İş ve Sosyal Güvenlik Dünyası’ köşesini hazırlayan Ramazan Çanakkaleli, gazetenin ‘düşünmek taraf olmaktır’ sloganının hakkını vermek için adeta ben bu işçilere nasıl bir fenalık yaparım diye düşünmüş ve işçi karşıtlığından taraf olmuş gibiydi. Çanakkaleli’ye bu hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı payesi kazandırması gereken bu yazının bir analizini yapmak istiyorum bu hafta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TEKEL İŞÇİLERİ NE İSTİYOR?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ramazan Çanakkaleli’nin yazısının başlığı bu. Yazının içeriğine bakmazsanız bu başlık normal görünebilir. Ama yazının içeriğiyle birlikte okuyunca bu başlığın ‘daha ne istiyorsunuz, verilene razı olun?’ demek istediği açık. “TEKEL işçilerine merhamet ettik” diyen Bakan Mehmet Şimşek’i arkalayan bir vurgu olarak okunabilir yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DİKKAT ÇEKMEYE ÇALIŞIYORLAR!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;TEKEL işçileri yazının daha girişinde dikkat çekmeye çalışan ‘Yetenek-sizsiniz’ yarışmacısı muamelesiyle karşılaşıyorlar. Çanakkaleli, sanki biber gazından kaçarken girmek zorunda kalmamışlar gibi, işçilerin ‘soğuk havada meydanlardaki havuzlara girerek’ dikkat çekmeye çalıştığını iddia ediyor. Soğuk Ankara gecelerini çadırlarda geçirmelerini ve açlık grevi yapmalarını da bu ‘havuza girerek dikkat çekme’ meselesinin yanına iliştiriveriyor. Çanakkaleli’ye, gerçek bir dikkat çekme çabası görmek istiyorsa, işçilere değil, gazetesinin yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’nın Helin Avşar’a verdiği röportaja bakmasını tavsiye ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DEMOKRASİ DIŞI YOLLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ramazan Çanakkaleli, bu grevin sonucunda Şili’deki gibi ülkede anarşi ve terörün kol gezebileceği, bunun üzerine tıpkı General Pinochet gibi ordunun darbe yapabileceğini de ima ediyor. Kim olduğunu dillendirmediği ‘birilerinin’ bu grevi fırsat bilebileceğini söylüyor. Yani açık açık ve hiç utanmadan, bu ayazda sokaklarda yatarak haklarını arayan işçileri darbeye zemin hazırlamakla suçluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;CAZİP TEKLİF&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;‘İşçi dostu’ yazarımızın, işçilerin isyanına sebep olan 4/C ile ilgili yorumu da bu. Nasıl kaçırırsınız bu cazip teklifi diyor, maaşlarındaki neredeyse yarı yarıya düşüşü, ‘kısmen azalma’ olarak yorumlayarak ‘işsiz kalmaktan iyidir’ tehdidini de araya sokuşturuyor. Beğenmeyen, asgari ücretin net 577 lira olduğu ve 3 milyon işsizin olduğu ülke şartlarında niteliğine göre iş bulur diyor yazarımız. Sanki bütün bunlar TEKEL işçilerinin suçuymuş gibi o beylik yorumu da yapıyor yani.  &lt;br /&gt;Çanakkaleli, yazısının sonlarında sendikalara verip veriştirdikten sonra ‘yanlış anlaşılmak istemem’ diye de kuş konduruyor yazısına. Ben de yanlış anlaşılmasını istemem. Çünkü bu kadar açık ve net bir şekilde işçilerin karşısında duran bir yazının yanlış anlaşılması korkutur beni.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TARAF SOLCU BİR GAZETE MİDİR?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Taraf’ta yer alan bu yazıyla paralel olarak Yeni Harman dergisinden Başar Başaran ve Burak Cop’un, Ümit Kıvanç ile yaptığı röportajı okuyorum. Röportajda “Taraf Türkiye için solcu bir gazetedir demiş” Ümit Kıvanç; ettiği lafın büyüklüğünü anlamış olacak ki, “Ekonomik konularda solculuğu tartışılır esas. Yani işçi meselelerinde falan solculuğu tartışılır” diye de geri adım atmış. Taraf’ta yine ne yazmış profesyonel saikiyle değil, gerçek bir ilgiyle okuduğum belki de tek köşe yazarıdır Ümit Kıvanç. Ama samimi bir şaşkınlıkla sormak isterim kendisine; ‘ekonomik konuları ve işçi meselelerini çıkarırsak geriye ne kalır ki solculuktan?’ ve böyle bir yazının yayınlanabildiği bir gazete ne kadar solcu olabilir artık? Tasvip etmesek de, anaakım medyanın başlarda yaptığı gibi TEKEL işçilerini görmezden gelmek bile bir tavır sayılabilir yani. Ama böylesi, böylesi gerçekten dehşet verici.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-6797554955306528078?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/6797554955306528078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=6797554955306528078' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6797554955306528078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6797554955306528078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/02/acilen-bakan-olmasi-gereken-kose-yazari.html' title='ACİLEN BAKAN OLMASI GEREKEN KÖŞE YAZARI'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S3KxfgxHYuI/AAAAAAAAAMM/hsiQNf2UwsI/s72-c/142964a3-8982-466d-88ca-0a0689734233-444x333.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-7767119286878522766</id><published>2010-02-03T15:43:00.005+02:00</published><updated>2010-02-03T15:53:26.686+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>LİSTE MERAKLILARINA ARMAĞAN!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2l_0pC6E_I/AAAAAAAAAL8/aw9RbvbGczY/s1600-h/Schindler%2BList%2BFound%2BSyndey%2BLibrary%2BBq9PhQKmxnkl.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 208px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2l_0pC6E_I/AAAAAAAAAL8/aw9RbvbGczY/s320/Schindler%2BList%2BFound%2BSyndey%2BLibrary%2BBq9PhQKmxnkl.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434014967747187698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteci ve köşe yazarı listelerinin havada uçuştuğu günler geçiriyoruz. Eskilerin ‘bu sene iyi liste yaptı be!’ diyeceği türden bir liste rekoltesi var. Tasfiye edilecek gazeteciler listesinden tutuklanacak gazeteciler listesine, oradan yararlanılacak gazeteciler listesine derken Başbakan’ın katkılarıyla gaz veren gazeteciler listesi bile çıktı. Yakında sponsorlu listeler bile çıkabilir yani. Bilmemne yoğuşmalı kombinin sponsorluğunda, oda sıcaklığında suya sabuna dokunmayan köşe yazarları listesi falan ihtimal dahilinde.&lt;br /&gt;Bu liste bolluğunda, vicdanıyla henüz köprüleri atmamışların beklediği listeler de var aslında. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nu ‘al da at dercesine’ liste çıkarma ve listelere girme meraklılarına paslayalım öyleyse.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;MAĞDUR ÇOCUKLARI YAZANLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Malumunuz Terörle Mücadele Kanunu (TMK) diye bir kanun var. Bu kanun öyle bir kanun ki, diğer kanunlar gibi çocukları koruyucu hükümler içermiyor. Çocuklar bu kanun uyarınca tıpkı yetişkinler gibi yargılanıyor ve onlar kadar ceza alabiliyor. Daha geçtiğimiz hafta BirGün’ün manşete taşıdığı İHD Adana Şubesi’nin raporuna göre; 48 çocuk ‘polise taş atmak’ ve ‘örgüt propagandası yapmak’ gibi iddialarla toplam 203 yıl 3 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kanunun yürürlüğe girdiği 1991’den bu yana 10 binden fazla çocuğun mağduriyeti söz konusu. Bu çocukların işkence gördüklerine dair haberlerin artışı ve ağır cezaevi koşulları da cabası. Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları isimli sivil insiyatif, onlar için örnek bir mücadele veriyor da belirli bir kesim onlardan haberdar. Ancak bu konunun daha fazla gündemde tutulması gerek. Bu yüzden keşke bir yerlerden TMK Mağduru Çocukları yazanların listesi de çıksa da, çocuk mağduriyetini yazmayanların yüzü kızarsa.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;TEKEL İŞÇİLERİNİ YAZANLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Havanın muhalefeti ve hükümetin Ali Cengiz oyunlarına inat TEKEL işçileri direniyor Ankara’da. Bu yazı yazıldığı sırada hükümetle yapılan sonuçsuz son görüşme sonucu açlık grevine başlamak üzereydiler. Onların gündemde yer alamayaşına ilişkin yazdığım bir önceki yazıya göre şimdi daha fazla gündemdeler, çünkü çok kararlılar. Artık yandaş medyanın kimi yazarları bile hafif mahçup onlardan söz açmaya başladıysa, onları görmezden gelenlerin vicdani sorumluluğu büyüyor demektir. Şimdinin darbede tutuklanacaklar listesinde yer aldık diye böbürlenen ağır demokrat yazarları, umarız TEKEL işçilerine destek veren yazarlar listesinde de yer alırlar. Böylece bizler de demokratlıklarının iki yüzlülüğünü yazmak zorunda kalmayız bu sütunlarda.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;İTFAİYE İŞÇİLERİNİ YAZANLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Büyükşehir Belediyesi, itfaiye hizmetlerini Express dergisinin ‘Fetokulli’ diye tanımladığı bir ayak oyunuyla taşerona devretti biliyorsunuz. Aynı habere göre, mevcut işçiler, sendikadan istifa edip sigortasızlığa, güvencesizliğe, görev tanımsızlığına zorlandılar. Yani yine Express dergisinin cümlesiyle “AKP referanslarıyla işe giren itfaiye işçileri, AKP tarafından kündeye getiriliyorlar.” İtfaiye işçileri TEKEL işçileri kadar büyük bir kalabalık olmadıkları için dikkat çekmemiş olabilirler, ama onların direnişi de sürüyor. Özellikle yandaş medyada onların mağduriyetini yazanların listesini çıkarmaya kalksak, Uykusuz dergisinde Uğur Gürsoy’un çizdiği 1 liraya muhtaç sokak insanı Faik karakterinin alışveriş listesi kadar bir listeye bile ulaşamayız sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğünüz gibi liste çıkarmaya kalksak, çıkarılacak nice hayırlı listeler var. En son 44.’sünün ölüm haberini okuduğum kot taşlama işçilerinin dramını yazanların cılız listesi var. Faili meçhuller konusunda kararlılıkla yazmaya devam edenlerin hiç de diğerleri kadar kabarık olmayan listesi var. Dink cinayetindeki istihbarat yalanlarını yazdığı için katil zanlılarından daha fazla hapsi istenen Nedim Şener’in mağduriyetini yazanların mütevazı listesi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sadece güncel birkaç örneği ele aldım, ama diğerlerini unuttuğum düşünülmesin. Çünkü bu ülkenin mağduriyet müzesinin envanter listesi kabarıktır; harp oyuncusu subaylar gibi bir çırpıda ve bir yazıda çıkaramayız o listeyi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-7767119286878522766?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/7767119286878522766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=7767119286878522766' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7767119286878522766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7767119286878522766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/02/liste-meraklilarina-armagan.html' title='LİSTE MERAKLILARINA ARMAĞAN!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2l_0pC6E_I/AAAAAAAAAL8/aw9RbvbGczY/s72-c/Schindler%2BList%2BFound%2BSyndey%2BLibrary%2BBq9PhQKmxnkl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2667667567188799035</id><published>2010-01-27T14:09:00.003+02:00</published><updated>2010-01-27T14:15:56.928+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>EN DEĞERLİ KÖŞE YAZARINI AÇIKLIYORUM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2At2Xg5BQI/AAAAAAAAALs/08fFvOESRUc/s1600-h/ertugrulozkok.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 181px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2At2Xg5BQI/AAAAAAAAALs/08fFvOESRUc/s320/ertugrulozkok.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431391562656974082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök, 16 Ocak 2010 tarihli yazısında ortaya “En değerli köşe yazarı kim?” diye bir soru attı. Gündemin yoğunluğundan olacak bu soruyu yanıtlayan çıkmadı. Özkök, Fortune dergisindeki “şirketlerin kullandıkları performans ölçülerinin yalan olduğu” iddiasından yola çıkmış ve konuyu medya ekonomisine bağlamıştı. Medyadan seçtiği örnek de “köşe yazarları ekonomisi”ydi.&lt;br /&gt;“Köşe yazarlarının ölçümünü neyin üzerinden yapılacak?” diye soruyordu Özkök. Okunma/tıklanma sayılarından mı, referans kabul edilmelerinden mi, gazetelerine kattıkları itibardan mı? Bu üç kriteri de ayrı ayrı haklı çıkartacak örnekler bulabiliriz. Ancak bugünlerde bir köşe yazarının değerini belirleyen ve Ertuğrul Özkök’ün aklına gelmeyen başka kriterler de var. Ben bu soruyu cevaplamadan önce o kriterlerden bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;DARBE PLANINDA YER ALMAK!&lt;br /&gt;Ülkenin Neşeli Günler filmindeki “iyi turşu sirkeyle mi yapılır, limonla mı?” tartışması keskinliğinde kutuplaştığı şu günlerde, köşe yazarları beklenmedik bir anda değer kazanabiliyor. Bir darbe planında adınızın “tutuklanacaklar” listesinde geçmesi büyük bir şans mesela. Bir kere, en kötü ihtimalle 3-5 yazılık bir konu devşirebiliyorsunuz buradan. Bununla da kalmıyor, “demokrasi havarisi olarak ordunun bile düşmanlığını kazandım” pozuyla değerinize değer katabiliyorsunuz. Ertuğrul Özkök’ün artık bunu da bir ratio (ölçü) olarak almasının vakti geldi de geçiyor bile.&lt;br /&gt;Mesela Emre Aköz… Balyoz Darbe Planı’nda tutuklanacaklar listesinde yer alarak aniden gündeme girdi. Çünkü planın hazırlandığı iddia edilen tarihlerde (2003) sadece life-style, amiyane tabiriyle yeme-içme yazıları yazıyordu. Nasıl, niçin ve hangi akla hizmetle o listeye girdiğine şaşırmakla birlikte, geçen en haftanın en değerli yazarı sayabiliriz pekâlâ kendisini. Aköz’ün bir haftadır çıkardığı yaygara ve “ben neymişim be abi?” havalarına bakarsanız, darbe planında yer almanın ekonomisini daha iyi anlayabilirsiniz. Öte yandan darbe planında “işbirliği” yapılacak gazeteciler listesinde yer alanların kırgınlığı ve itirazları da cabası. Bir de iki tarafta da yer almayanların kendilerini değersiz hissetmesi var tabii. Öyleyse köşe yazarlarımızın bugünlerde iyi performans gösterip, uzun vadeli yatırımlar yaparak 2015-2016 civarında ortaya çıkacak darbe planlarında yer almalarında fayda var.&lt;br /&gt;PREMIER GEZİLERE KATILMAK&lt;br /&gt;Geçtiğimiz pazar Ayşe Arman’ın röportajı köşe yazarının değeriyle ilgili bambaşka bir kriteri daha gösteriyordu. Hıncal Uluç, Mehmet Y. Yılmaz ve Metin Münir’den oluşan bir ekiple bir bankanın davetlisi olarak Londra’ya giden Arman, oradaki izlenimlerini yazmıştı. Gezinin amacı, bankanın yeni kredi kartının yarattığı ayrıcalıkları değerli köşe yazarlarına yaşatmaktı. Uçağa kadar özel araçla gitmeler, limuzinle karşılanmalar, Michelin yıldızlı şeflerin restoranlarında yemek yemeler vs. Hıncal Uluç’un kendi yazısındaki cümlelerle yazarsak; “İngiltere’nin en asil, ya da dünyanın en zengin insanı Londra’da dört gün planlasa, daha iyisi olmazdı.”&lt;br /&gt;İngiltere’nin en asil ya da dünyanın en zengin insanının ağırlanacağı gibi ağırlanan bir köşe yazarımız varsa bize elbette gururlanmaktan başka bir şey düşmez. Bu, Özkök’ün “en değerli köşe yazarı kim?” sorusuna da bir kriter teşkil eder. Ama aynı gezide Ayşe Arman’a verilen röportajda Hıncal Uluç’un “Ben Türkiye’de gazetecilik bitti diyorum. Ne ciddisi, ne bulvarı kaldı” sözleri de ayrı bir ironi. Eksi bilmem kaç derece soğukta Ankara sokaklarında haklarını arayan TEKEL işçileri orada dururken bu ayrıcalıklı geziyi ballandıra ballandıra anlatmak ve TEKEL işçilerinden hiç bahsetmemek gazeteciliğin nasıl bittiğini yeterince açıklıyor zaten.&lt;br /&gt;CEVAP&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök, hâlâ “en değerli köşe yazarı kim?” sorusunun cevabını arıyorsa, yazdığım iki kriteri de dikkate almalı bence. Diğer taraftan Uğur Mumcu tipi gazeteciliği demode ilan edip, bu sistemi inşa etmesiyle o her zaman ‘en değerli köşe yazarı’ zaten. Bence asıl derdi en değerli ikinciyi, üçüncüyü ve diğerlerini bulmak olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının BirGün linki için &lt;a href="http://bit.ly/dlQ5e3"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2667667567188799035?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2667667567188799035/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2667667567188799035' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2667667567188799035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2667667567188799035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/01/en-degerli-kose-yazarini-acikliyorum.html' title='EN DEĞERLİ KÖŞE YAZARINI AÇIKLIYORUM'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S2At2Xg5BQI/AAAAAAAAALs/08fFvOESRUc/s72-c/ertugrulozkok.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-5851261270789564048</id><published>2010-01-20T14:25:00.003+02:00</published><updated>2010-01-20T14:32:19.998+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞELERDE İŞÇİLERE YER YOK MU?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S1b2zu_lFUI/AAAAAAAAALk/hYKo7Iq8cyE/s1600-h/tekel-iscileri-icin-bir-saat-geciktiler-170.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S1b2zu_lFUI/AAAAAAAAALk/hYKo7Iq8cyE/s320/tekel-iscileri-icin-bir-saat-geciktiler-170.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5428797769490175298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA DOSTLAR: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyadan nasıl umudu kestiysem, Ankara’daki TEKEL işçilerine destek mitingini yerinde görmeden rahat edemeyecektim. Arkadaşım Tuna Kiremitçi de “hadi gidelim” deyiverince hiç ikiletmedim. “İki kişi iki kişidir” diye gittik, heyecanlandık, umuda kapıldık ama bunların hiçbirini anaakım medyada göremedik. Genel olarak iç sayfalarda birer ufak haber ve birer manipülatif başlıkla geçiştiriverdiler konuyu.&lt;br /&gt;Köşe yazarlarımızın gündeminde ise hemen hemen hiç yok gibiydi TEKEL işçileri. Nitekim ‘çok daha önemli’ meşgaleleri vardı kendilerinin. Ağırlıklı olarak hemen mitingten sonraki günün gazetelerinden ve köşelerinden hareketle, medyanın TEKEL işçilerine destek mitingini nasıl gördüğünü bir incelemek istedim bu hafta. Üstelik eyleme katılıp, yaşananları gözlerimle gördüğümden, içim çok rahat bunları yazarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İŞGALCİ İLAN EDİLDİLER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;On binler bir araya geldi, haklı taleplerini aktardılar ama anaakım medyamız mitingi Türk-İş işgali olarak görmekte ısrarcıydı. Zaman, Yeni Şafak, Sabah triosu başta olmak üzere pek çok gazete; ‘işgal, baskın’ gibi ifadelerle bu tavrı iyice keskinleştirdi, Haberi 8. sayfadan veren Zaman gazetesinin “işçiler kendilerini 34 gündür Ankara’da misafir eden Türk-İş’in genel merkezine yürüdü” ifadesi de dikkat çekiciydi. Bu ifade üzerine, “kimin parasıyla kimi misafir ettiler, yoksa Türk-İş’i de Deniz Feneri gibi bir yardım kuruluşu mu zannediyorsunuz?” diye sormadan duramıyorum. Ey Zaman gazetesi yazıişleri, bilmem farkında mısınız ama işçilerin maaşlarından kesilen parayla ayakta duruyor o sendikalar. Başkanı suya sabuna dokunmayan bir konuşma yapıp, işçilerin talep ettiği genel grevden hiç bahsetmesin diye değil yani. İçiniz rahat olsun, Türk-İş’in kuruluş amacı zaten oradaki işçilere sahip çıkmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;MİTİNGDEN KİMLER BAHSETTİ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün anaakım gazetelerin köşelerinde on binlerin son derece gerçek taleplerle bir araya geldiği miting, hemen hemen hiç yer bulmadı. Halihazırda mitinge beraber gittiğim Tuna Kiremitçi, böyle konuları hiç atlamayan Umur Talu, mitingi Twitter’dan dakika dakika bildiren ve Akşam gazetesinde işleyen Serdar Akinan haricinde konuya değinen yoktu. Dün de Ahmet Hakan, kendi gazetesi başta olmak üzere bu konuda diğer gazetelerin neden suskun kaldığını sorarak şaşırtıyordu; ona da haksızlık etmeyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KÖŞELERDE NELER VARDI?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onun yerine Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’na övgüler, Mustafa Sarıgül hareketine dikkat çekmeler, ‘sivil dikta yok efendim’ diye Başbakan’ı ve hükümeti canhıraş savunmalar vardı. Tabii, Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesini konu alanlar ve katledilmesinin üçüncü yılında kardeşimiz Hrant Dink’i ananlar da vardı. Ama insan, köşelerinde bolca “demokratikleşmeden” söz edilen bir ülkede, on binlerce işçinin bir araya gelip en demokratik haklarını talep etmesinin de coşkuyla karşılanmasını bekliyor. Haksız mıyım, bu sene herhalde tarihinde hiç edilmediği kadar demokrasiden bahsedilmiştir bu ülkede? Sembolik değer taşıyan ve bir şeylerin başlangıcı gibi görünen bir işçi hareketinin bunca tepkisizlikle karşılanması çelişkinin boyutunu gösteriyor öte yandan. Elbette mitinge daha önce değinmiş ve pazartesi yazı günü olmadığı için sonra değinecek istisna kabilinden yazarları hariç &lt;br /&gt;tutuyorum bu eleştiriden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SOSYAL MEDYA ÖNEMLİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mitingi yerinde görmüş biri olarak diyebilirim ki, bu defa medyaya rağmen bir şeyler olacak gibi. İşçiler bu kez fevkalade kararlı. Pazartesi günü Vatan gazetesindeki köşesinde Tuna Kiremitçi’nin de yazdığı gibi yakından bu kadar haklı insanı bir arada görmemiştik. Orada gerçek bir şeyler vardı. Ancak medya bu gerçeği eğip bükmeyi ya da hiç görmemeyi tercih ediyor. O yüzden gelecekte köşe yazarlığını bitireceğini düşündüğüm sosyal medyayı (Twitter, Facebook, Friendfeed bloglar vs) etkili bir şekilde kullanmanın günleri bu günler. Tanık olduğum kadarıyla kullanılıyor ve kullanılacak da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BU KONULARA GİRMEYELİM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Köşe yazarları ve medya varsın tepkisiz kalsın. Varsın köşe bucak kaçsınlar işçilerden. Bir gün işsiz kalırlarsa onların yerine de bağırabilecek bir kalabalık vardı Ankara’da. İşçiler, türkü dinlemeye değil, hakkımızı aramaya geldik diye, Türk-İş’in düzenlediği Alişan konserini yaptırmadılar mesela. Alişan da, “Bu konulara girmeyelim / olay bitmiştir  büyütmeyelim” sözlerini içeren şarkısını köşe yazarlarına söyleyip konser açığını kapatsın artık&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-5851261270789564048?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/5851261270789564048/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=5851261270789564048' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5851261270789564048'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5851261270789564048'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/01/koselerde-iscilere-yer-yok-mu.html' title='KÖŞELERDE İŞÇİLERE YER YOK MU?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S1b2zu_lFUI/AAAAAAAAALk/hYKo7Iq8cyE/s72-c/tekel-iscileri-icin-bir-saat-geciktiler-170.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-6745074784811734706</id><published>2010-01-06T14:22:00.004+02:00</published><updated>2010-01-06T14:43:24.331+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARINA GENÇLİK REÇETESİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0SBbRSRMcI/AAAAAAAAALU/xlEeJr4fuqQ/s1600-h/Semih-%C5%9Eenturk_U8HK.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0SBbRSRMcI/AAAAAAAAALU/xlEeJr4fuqQ/s320/Semih-%C5%9Eenturk_U8HK.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5423602156757397954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM AŞAĞIDA DOSTLAR: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pascal Bruckner, Türkçeye ‘Güzellik Hırsızları’ diye çevrilen romanında, gençliği; ‘insanın kefaretini hayatı boyunca ödediği geçici bir ayrıcalık’ diye tanımlar. Geçtiğimiz günlerde Zaman gazetesinde Murat Tokay tarafından yapılan bir inceleme, Türkiye’de köşe yazarlarının  mesleki anlamda öyle kolay kolay emekli olmadığını, yani gençliğin sahip olması gereken ayrıcalıktan neredeyse hayatları boyunca yararlandıklarını gösterdi. Peki, onlar emekli olsa, yerlerini dolduracak gençler ne durumdaydı?  Onu da Medyatava’da Neslihan Acu nedenleriyle açıkladı. Acu’ya göre, zamanımızın gençliğinin durumu umutsuzdu; yaşını başını alsa da beyninin pırıltısını yitirmemiş, yüreği genç gazetecilere bel bağlamaktan başka çaremiz yoktu. Bu konuda hâlâ küçük bir umudum olsa da, karşılaştığım örneklerin çoğu Neslihan Acu’yu doğruluyor.&lt;br /&gt;Öyleyse, köşe yazarları ne yapmalı da genç kalmalı? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun sorusu bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;VİCDANINI KORUYARAK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“20’sinde solcu olmayan vicdansız, 40’ında hâlâ solcu olan ise akılsızdır” sözünü farklı şekillerde de olsa çoğumuz duymuşuzdur. Belirli bir yaştan sonra vicdanın yerini ‘akla’ bırakması gerektiğini söyleyen bu söze katılmayabilirsiniz. Ancak burada vicdanın gençlikle ilişkilendirilmesi önemlidir. Bu ülke öyle köşe yazarları görmüştür ki, gazeteciliğe yeniliği, gençliği getirdi diye yüceltilmelerine rağmen, vicdansız yazılar yazmış, başlıklar atmışlardır. O yüzden genç kalmanın belki de en iyi ölçüsü vicdandır. Vicdanını kaybetmeyenler, kimileri onlara akılsız dese de, hep gençtir, genç kalır. Mesela vicdanı olan gazeteci, linçe uğrayıp ülkesini terk etmek zorunda kalan birinin ardından ‘Vay şerefsiz!’ diye başlık atmaz. Mesela, insanların diri diri yakıldığı bir katliamı ‘otelde çıkan yangın’ diye önemsizleştirmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;UMUDUNU YİTİRMEYEREK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Umut, ‘nedensiz bir çocuk ağlaması’nda bile ‘çok sonraki bir gülüş’ün başlangıcını gören şair tavrında gizlidir. Umudunu yitirmemiş herkes gençtir. Toplumun bir kısmını ‘göbeğini kaşıyan adam’ diye ötekileştirip onlardan umudunu kesmeyen yazar, hangi yaşta olursa olsun gençtir. Genç yazar, bir kuşağı yok etmiş, umutlarının üzerine balyoz indirmiş 12 Eylül darbesi hakkında güzelleme yazıları yazmaz mesela. 70’lerde bir umuda doğru yolculuk yapmış gençlere, “70’lerdeki gençler hastalıklıydı” diyen yazar da, ne kadar genç köşe yazarı diye tanımlansa da erken yaşlanmıştır. Genç kızlarla sarmaş dolaş fotoğraflar çektirip ‘seksi vücudunu’ sergilemesi bile bu gerçeği değiştirmez. Türkiye’de statüko deyince ilk akla gelen siyasetçi eskisini ‘ağabey’ kontenjanıyla yeniden siyasete sürmeyi düşünmek de gençlikle bağdaşmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BAŞKALDIRARAK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gençlik her türlü iktidara karşı başkaldırının çağıdır. Evde aileye, okulda öğretmenlere, sokakta haksızlıklara karşı ses vermenin çağıdır. Yaşınız ne olursa olsun bir iktidar odağının yamacına sığınıp, onun haksızlıklarını savunmaya başladıysanız gençlik sizi çoktan terk etmiş, hesabın kitabın çağı başlamıştır. Ahmet İnsel’in bir yazısında dediği gibi, ‘iktidar şüpheye mahal’ bir müessesedir. Gelecek endişesi ve kendinizi garantiye alma hissiyle iktidardan şüphe etmeyi bir kenara bırakırsanız, zaten çoktan yaşlanmışsınızdır. Oysa gençlik, yarın yokmuşçasına umursamaz olmayı gerektirir. Bugünkü iktidarı, canhıraş savunmaya kendini adamış yazarları gençlik çoktan terk etmiştir bu yüzden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanlı kalarak, umut ederek, başkaldırarak geçmiş bu altın çağ, keşke tüm hayata yayılsa. Köşe yazarları da hep genç kalsa. Üstelik adı üzerinde ‘köşe yazarı’ da diyoruz aslında. İnsanın, dokundukça batan cinsten sivri köşeleri kalmalı şu hayatta. Onlar yuvarlaklaştıkça olgunlaştığını sanır, çünkü insan. Yaşlanıyordur oysa. Yuvarlağı köşeliymiş gibi gösteren en iyi örnek ruhu yaşlı köşe yazarlarıdır bu nedenle. Özdemir Asaf , ‘yuvarlağın köşeleri’nden bahis açmış olsa da, yuvarlağın köşeleri şiir haricinde öyle kolay kolay görünmez başka türlü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-6745074784811734706?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/6745074784811734706/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=6745074784811734706' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6745074784811734706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6745074784811734706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2010/01/kose-yazarlarina-genclik-recetesi.html' title='KÖŞE YAZARLARINA GENÇLİK REÇETESİ'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0SBbRSRMcI/AAAAAAAAALU/xlEeJr4fuqQ/s72-c/Semih-%C5%9Eenturk_U8HK.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1084388173154515388</id><published>2009-12-30T12:58:00.003+02:00</published><updated>2009-12-30T13:02:56.030+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLIĞI FUTBOLCULUĞA BENZER</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzszC5HEbtI/AAAAAAAAALM/E70Ck3ERDsk/s1600-h/islam_upi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 317px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzszC5HEbtI/AAAAAAAAALM/E70Ck3ERDsk/s320/islam_upi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5420982701253750482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN, KÖŞE VURUŞU YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spor yazarlığının efsane ismi İslam Çupi, 1990 yılına denk gelen yazarlığının otuzüçüncü eylülünde “Bizlerin Ölümü” başlıklı bir yazı yazar. Gazetecilerle futbolcuları birbirine  benzetir ve şunları kaydeder; “gazeteci emeklileri ile futbolcu emeklileri, o çaresiz, o gitmeyen Eylül vücutlarının içine girince, yeşili gitmeyen bir ağaç gibi kururlar ve kırıla döküle yaşamlarındaki en son seslerini verirler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çupi, dönemin yıldız gazetecileriyle futbolcularının sonunu birbirine benzetmiştir. Her dönemin yıldız futbolcuları olduğu gibi yıldız gazetecileri ya da köşe yazarları da oluyor elbette. Her dönem yeni birilerini parlatıyor, başka birilerini kenara atıyor vesaire. Çupi’nin bu benzetmesinden yola çıkarak köşe yazarlığıyla futbolculuğun başka benzer tarafları nelerdir diye kafa yordum bu hafta. Örneklerle inceleyelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DEFANS YAPMAK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Futbolda nasıl her oyuncu forvet hattında görev yapmıyor. Köşe yazarlığında da görev dağılımları var. Kimi yazarlara sadece defans yapmak düşebiliyor. Özellikle iktidara yakın yazarların böyle bir kaderi var. Köşe Vuruşu’nda daha önce Türkiye’nin hem sağ beki, hem sol beki olabilecek kadar yetenekli olduğunu yazdığım Akif Beki, ismiyle müsemma bir bek oyuncusu mesela. Daha önceden atakları basın sözcüsü olarak karşılayan Beki, şimdi Radikal gazetesinde köşe yazarı kimliğiyle karşılıyor. Yanına Sabah gazetesinden Emre Aköz ve Star’dan Şamil Tayyar’ı katar ve bu üçlü defansa lider oyuncu olarak yine Star’dan Mustafa Karaalioğlu’nu eklersek epey sağlam bir defans bloğuna ulaşabiliriz. Bu dörtlüye ağabey olarak ara ara Mehmet Barlas’ı da katarsak tadından yenmez olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TRİBÜNE OYNAMAK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kimi futbolcular vardır ki, onlar için sonucun önemi yoktur. Doğru olanın ne olduğuyla da ilgilenmezler. Bir kaç şık veya agresif hareketle tribündeki çılgın kalabalığın desteğini sağlamayı daha çok önemserler. Köşe yazarlığında da işleyen bir formül bu. Özellikle halkın yazarı, halkın dilinden yazıyor dediğimiz yazarlar bu gruba alınabilir. Çılgın kalabalığın dilini, onlara herhangi bir şey katmadan yazıya tahvil eden Yılmaz Özdil, tam da böyle bir yazar. Kalabalıklar provoke olup sahaya inecekmiş, komşusuna düşman olacakmış falan hiç umursamaz. Yeri geldiğinde, insanların şivesiyle dalga geçen bir ergen kadar zalimleşebilir. Ama her halükarda alkışlayanı bol olduğu için aynen devam eder. Şu aralar tıpkı yıldız futbolcunun ortalama Anadolu takımlarına gitmesi gibi biraz gözden düşmüş gibi görünen Emin Çölaşan da tribüne oynayan köşe yazarının başka bir örneği olarak duruyor kenarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;OYUN KURMAK &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nasıl oyun kurucu futbolcular varsa, gazetelerde de oyun kuran köşe yazarları var. Genel Yayın Yönetmenleri aynı zamanda köşe yazarlığı da yaptıkları için bu rolü üstleniyorlar çoğu kez. Ekşi Sözlükçülerin yakıştırmasıyla bir dönem “telefon çaldı arayan başbakandı” temalı yazılara imza atacak kadar iktidarla içli dışlı olan Ertuğrul Özkök, değil Hürriyet’in Türkiye’nin oyununu kuruyor gibiydi eskiden. Özkök, şu aralar iktidarla ilişkiler konusunda takımdan ayrı düz koşu modunda olsa da iktidar orta alandaki boşluğu alternatif isimlerle doldurdu bile. Bir Ekrem Dumanlı olsun, bir Mustafa Karaalioğlu olsun, bir Fehmi Koru olsun dönüşümlü olarak oyun kuruyorlar şimdi. Öznel bir değerlendirme isterseniz hiçbiri Ertuğrul Özkök kadar yıldızlaşmış değil henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GOL ATMAK &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Futbolun meyvesi gol derler. Köşe yazarlığındada golcüler, yıldızlar var. Nasıl yıldız olduğu ayrı mevzu ama Türkiye’nin en önemli hırçın forveti Hıncal Uluç bence. Futbolcu olarak da teknik direktör olarak da göz kamaştıran bir kariyere sahip olan Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard’a “futbolu bilmiyor, çalışma izni iptal edilsin” diyebilecek kadar futbolu bilen bir adamı sahanın başka hiçbir yerine koyamazsanız. Kaleyi bulup bulmadığı umrunda olmadan habire şut çekip rahatlaması lazım Uluç’un. O gol atsın diye gerekirse kalecinin elini kolunu bağlayacak şakşakçısı bol nasılsa. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğünüz üzere, nasıl “futbol asla sadece futbol değilse,” köşe yazarlığı da asla sadece köşe yazarlığı değil. Sonuçta köşe yazarlığında da herkesin bir mevkii, bir rolü var. Her yazıyı, puan veya puanlar almak için gündeme sokuyorlar. Bir dönem yıldızlaştıktan sonra gözden düşüveriyorlar. İslam Çupi’nin yazdığı gibi, gazeteci emeklileri ve futbolcu emeklileri kendi yarattıkları o görkemli dünyadan çıkıp tek başınalığı tanıyacaklar elbet bir gün. Bugün işin hiç o tarafı olmayacakmış gibi tadını çıkarsalar da bu böyle, diyorum ve bu haftaki Köşe Vuruşu’nu kullanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1084388173154515388?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1084388173154515388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1084388173154515388' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1084388173154515388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1084388173154515388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/12/kose-yazarligi-futbolculuga-benzer.html' title='KÖŞE YAZARLIĞI FUTBOLCULUĞA BENZER'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzszC5HEbtI/AAAAAAAAALM/E70Ck3ERDsk/s72-c/islam_upi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8019812110232322956</id><published>2009-12-23T11:17:00.001+02:00</published><updated>2009-12-23T11:19:30.344+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>İNSANI 'HAYATA DÖNDÜREN' KÖŞE YAZARLARI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzHggf1dWHI/AAAAAAAAALE/5E1GhFMOWro/s1600-h/Sonbahar-Filmi_4.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzHggf1dWHI/AAAAAAAAALE/5E1GhFMOWro/s320/Sonbahar-Filmi_4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418358675609573490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşe yazarı dediğiniz devlet gibidir bazen. Orantısız bir güçle de olsa kucaklar     halkını. Hayata döndürür ve şefkat gösterir. 19 Aralık 2000 tarihinde devletimizin ironik bir şekilde adını ‘Hayata Dönüş’ Operasyonu olarak koyduğu operasyonun sonrasında da öyle olmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz cumartesi, operasyonun 9. Yıldönümüydü. Bugüne kadar medyanın operasyondaki devlet yanlısı tavrıyla ilgili yazılar okuduk. Bugün Hürriyet’te “demokrasi dersleri veren” Mehmet Y. Yılmaz’ın yönettiği Milliyet gazetesinin “Sahte oruç, kanlı iftar” başlığı, bu tavrı özetler. Peki dönemin  köşe yazarları ne alemdeydi? Acaba köşe yazarlarımız, ‘hayata dönüş’e nasıl katkılar sağladı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ERTUĞRUL ÖZKÖK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Operasyonun ertesi günü en ürpertici satırlar Ertuğrul Özkök’ün yazısında gizliydi. “Adalet Bakanı’nın insancıl bütün yolları denemediği söylenemez” diyerek 30’u tutuklu, 32 kişinin ölmesini neredeyse meşru kılıyordu. Ertesi gün ise,  devletin çok önemli bir psikolojik adım attığını belirtiyordu. Özkök’ün insanın kanını donduran bu satırlarından sonra, devlet Allah için psikolojik bir adım atmış diyoruz, bir de fizyolojik adım atsaydı acaba kaç kişi ölürdü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;CÜNEYT ÜLSEVER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Operasyonda devlete desteğini en açık şekilde ifade eden yazarlardan biri de Cüneyt Ülsever’di. Bakınız insanların diri diri yakıldığı, çatıların delinip duvarların yıkıldığı operasyona desteğini nasıl ifade etmişti Ülsever: “Adalet Bakanlığı'nı, İçişleri Bakanlığı'nı, askeri güçleri bu operasyonda gösterdikleri dirayet, sevk ve idare becerisi ve fedakárlık nedeniyle hem kutluyor, hem de vatandaşa nihayet devletin varlığını hissettirdikleri için kendilerine teşekkür ediyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GÜNGÖR MENGİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Operasyonun ardından aynı zamanda Sabah gazetesinin görüşünü de dillendiren Güngör Mengi, “Dün sabah girişilen harekât, Adalet Bakanı'nın dediği gibi "insan hayatını kurtarma operasyonu"dur.” diyerek önce devleti destekledi. Yazısının sonlarına doğru ise “devleti gecikmeden sorumlu tuttu.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GÜNERİ CİVAOĞLU&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Güneri Civaoğlu da devlete sonsuz desteğini açıklayan yazarlardan biriydi. Operasyonu Kıbrıs Barış Harekatı’na benzeterek Ecevit’in kararlılığına övgü mü istersiniz, mümkün olduğunca az kan aktığını yazmasını mı istersiniz, yoksa müdahalenin insani ölçütler göz önünde bulundurularak gerçekleştiğinden söz etmesini mi istersiniz? 12 Eylül sonrası yazılarıyla da iyi bildiğimiz Civaoğlu, her zamanki kadar şeffaftı anlayacağınız. Odasının şeffaflığından iktidarla nasıl içli dışlı olduğu belli oluyordu yine.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;EMİN ÇÖLAŞAN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bugün bir yerlerde halkın yazarı diye yüceltilen Emin Çölaşan’ın muhtemelen halktan saymadığı insanların ölümü karşısındaki tavrı da tüyler ürpertici. O dönemde bu insanları kurtarmak için çırpınan aydınlara, “insan hakları soytarıları” diyor ve onları vatan millet düşmanlığıyla suçluyordu. Mahkumları devletin değil, örgüt liderlerinin yaktığından ise adı gibi emindi. Zaten kendisi, 12 Eylül sonrasında cezaevlerinin güllük gülistanlık halinden söz açan bir yazı dizisine imza atacak kadar ‘büyük gazeteciydi.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GERÇEKLER ZAMAN’LA ANLAŞILIR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bugün demokrasi havarisi kesilen Zaman gazetesi ve yazarlarına da bir ufak parantez açmak gerek. Operasyonu ölüm oruçlarıyla dalga geçerek “Sahur Operasyonu” diye niteleyen Zaman gazetesi, tıpkı Sivas Katliamı’nı Madımak Oteli’nde çıkan yangın diye aktardığı gibi, burada da mahkumların kendi kendini yaktığını yazıyordu. Yazarlarından Tamer Korkmaz ve İlnur Çevik, operasyonu destekliyor ve geciktiğini kaydediyorlardı. Ahmet Turan Alkan ise öldüren değil, öldürülene dair analize girişiyor, Marksist eylem literatüründe ölümü yüceltmekten filan söz ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğunuz üzre, medyamız ve köşe yazarlarımız, adeta operasyonu yürüten bir Sadettin Tantan kararlılığıyla sıraya dizildiler o günlerde. Bir çok tutuklu aksini söylerken, onlar kendi kendinizi yaktınız diye ısrarcı oldular. Tıpkı devlet gibi, ‘hayata döndürdü’ler. Unutmak mümkün değil. Unutmak affetmektir, unutamıyorum zaten. Belki, Köşe Vuruşu filan, yani bu köşe, sırf bu yüzden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8019812110232322956?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8019812110232322956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8019812110232322956' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8019812110232322956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8019812110232322956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/12/insani-hayata-donduren-kose-yazarlari.html' title='İNSANI &apos;HAYATA DÖNDÜREN&apos; KÖŞE YAZARLARI'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SzHggf1dWHI/AAAAAAAAALE/5E1GhFMOWro/s72-c/Sonbahar-Filmi_4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1535654768394484733</id><published>2009-12-16T11:14:00.003+02:00</published><updated>2010-01-08T14:02:37.275+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARININ MUTSUZLUĞU</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0ce2Fej73I/AAAAAAAAALc/754lNEJfNhg/s1600-h/010.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 209px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0ce2Fej73I/AAAAAAAAALc/754lNEJfNhg/s320/010.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5424338190723182450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM TASTAMAM AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemal Süreya, “Günler” adıyla yayınlanan günlüklerinin bir yerinde “Mutsuzluğumu hak etmek için yazıyorum bu satırları. (…) Her şey den biraz söz etmek dindirici bir tül gibi iniyor üstüme” diye dertleşir. Cemal Süreya evvela bir şair olduğu için derdi bambaşka. ama geçen hafta bir kez daha hatırladığım bu satırlar, memleket ahvaliyle ilgili olarak samimi bir mutsuzluğa kapılan köşe yazarlarını getirdi aklıma. Her şeyden biraz söz etmeleri bu yüzdendir belki diye düşündüm sonra. Şanlı cumhuriyet tarihimizde yirmi yedinci kez bir parti kapatılırken ve çözüm bir kez daha siyaset dışına atılırken mutlu olmak mümkün değildi. Bir ara umutlanmış, Cemal Süreya’nın çağdaşı, arkadaşı Turgut Uyar’ın dediği gibi, “bütün mümkünlerin kıyısında” olduğumuzu hissetmiştik oysa ki. Bu umutsuzluğun içinde Köşe Vuruşu’nun bu yirmi beşinci yazısına özel olarak,  sevmediğim yazı ve yazarları değil de geçtiğimiz hafta mutsuzluğunu samimi bir şekilde köşesine yansıtan yazarları ele alacağım. Kimbilir belki her şeyden bahsedersek, dindirici bir tül iniverir üstümüze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KORKU&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta hepimizin ortak duygusu buydu. Barış ihtimalinden biraz daha uzaklaştıkça, korkuyu beklemeye başlamıştık. Ece Temelkuran tüm açıklığıyla bu korkuyu dile getirdi önce. Duyacağımız en korkunç şeyi de söyledi. “‘Terörist’ ve ‘Kürt’ ayrımı ortadan kalkmış durumda. Yetişkin ve çocuk ayrımı bile hatta... Çocukların bile birbirine düşman olduğu bir ülkede iç savaşın çıkmasına ne kalmıştır şunun şurasında!” dedi. İnanmak istemedik belki ama korkusu geldi içimize yerleşti. Sonraki yazısında “Ama daha kaç kere göçük altından kurtarılmak zorundaydı bu ülke?” diye sordu. Ece Temelkuran’ın sorusuna bir soru da ben eklemek isterim: Hayatımızın daha ne kadarını korkuyu beklemekle geçireceğiz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İ&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KİYÜZLÜLÜK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;DTP’nin kapatılmasının ardından anaakım medyada yapılan yorumların çoğu aynı noktada birleşiyordu. Karar hukuki açıdan doğrudur, ama keşke olmasaydı. Yıldırım Türker, Radikal’deki köşesinde böyle düşünenleri “kınası arka cebinde hazır akil adamlar” diye tanımlayarak ikiyüzlülüklerinin nefis bir tanımını yaptı. DTP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılma kararını hukuken doğrudur diye onaylayanların çelişkisini şöyle teşhir etti:  “Çocukları asan anayasayla pek barışık yaşayadururken, hiçbir katilden katliamcıdan üniformalıdan hesap sorulamazken, andıçlarla birbirini satı satıverirken, hepsi boynu bükük hukuk mücahitleriydi. Demokrasiye tapıyor lakin aydın zihinler olarak hukuk karşısında boyunları kıldan ince kalıyordu.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;VİCDANSIZLIK &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Tuzla Tersaneleri, kot taşlama işçileri derken bir de ne zamandır hatırlamadığımız maden işçileri geldi yerleşti gündemimize. Elbette yine hepimizi kahreden ölüm haberleriyle. Bu konuyu pek çok yazar işlese de patronların vicdansızlığını en net haliyle Habertürk’ten Umur Talu, döktü kağıda: “İşçileri toplu halde her gün mezara sokup çıkarmış ve bir gün gömmüş... İnsanların açlık, işsizlik korkusunu alabildiğine sömürmüş... Sözde denetimde vicdan yoklamamış; can değil, cüzdanları kollamış... Dünyaları madene gömülmüş 40 çocuğun yetimliğinde dahi utanmamış, hesap üstlenmemiş, hesabı kendine kesmemiş...” insanlardan söz etti Umur Talu. Anaakım medyanın  sayıları bir avucu geçmeyen vicdan sahibi yazarlarından biri olarak, korkunun, ikiyüzlülüğün yanına bir de vicdansızlığı ekledi bu haftanın gündemine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ALÇAKLIK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz geçtiğimiz haftanın en güzel yazısı gazetemizden Özgür Mumcu’nun yazısıydı. O yazı, belki de bu yılın en güzel, en içten yazısıydı. Bizi mutsuz eden alçaklığa dikkat çekmişti Özgür, bizim gazetenin okurları zaten okumuştur, ama okumayan varsa gazetemizin sitesinden bulur, okur mutlaka. Yine de şurası bir kez daha kağıda düşsün: “O üzerinden onlarca kurşun çıkan ilkokul öğrencisiyle, bir otobüste yanarak ölen genç kızın kardeşliğidir, eğer hâlâ varsa birbirimizi bağlayan. Yoksa hep beraber alçaklığın konforunda buluştuysak ve birbirimize bunun hikâyesini anlatacaksak, Kürtlük de batsın Türklük de. Hakikaten ikisi de, ölen gencecik kızlardan, oğlanlardan ve çocuklardan daha değerli değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle; Cemal Süreya’nın dediği gibi, pek çok yazarımız mutsuzluğunu hak etmek için yazdı bu hafta. Yine de biz bu mutsuzluğu hak etmemiştik demek istiyorum. Dünden iyi yarından kötü bir yıla başlamamızı umut ediyorum. Önümüzdeki hafta Köşe Vuruşu, kaldığı yerden devam edecek, ama bu hafta böyle oldu, alıştığınız gibi olmadı. Ortada bunca mutsuzluk varken eğlenerek yazı yazamayacaktım çünkü. Kusura bakmayın e mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1535654768394484733?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1535654768394484733/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1535654768394484733' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1535654768394484733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1535654768394484733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/12/kose-yazarinin-mutsuzlugu.html' title='KÖŞE YAZARININ MUTSUZLUĞU'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/S0ce2Fej73I/AAAAAAAAALc/754lNEJfNhg/s72-c/010.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3798603196296701590</id><published>2009-12-10T10:19:00.001+02:00</published><updated>2009-12-10T10:26:01.891+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>TÜRKİYE'YE HUZUR VERECEK YAZARLAR LİSTESİ</title><content type='html'>BU HAFTAKİ BİRGÜN YAZIM:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan’ın köşe yazarları hakkındaki açıklaması malum. Üzerine bir çok yazı yazıldı. Herkes kendince bir cevap yetiştirdi. Ancak bu toz duman içinde “köşe yazarları az yazsa burası daha huzurlu bir ülke olur” diyen Erdoğan’ın bile çok yazmasını isteyeceği bir takım köşe yazarları dikkatimi çekti. Başbakan Erdoğan’ın sözlerini az çok haklı bulup, ona dostane tavsiyeler vermek isteyen bu yazarlar, huzurumuzun teminatı gibiydiler adeta! Huzurumuzu daim etmek için bazılarını Köşe Vuruşu’nda ağırlamak istiyorum izninizle. İnternet gazeteciliği jargonuyla söylemek gerekirse işte, o yazarlar ve işte o tavsiyeler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;EMRE AKÖZ &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoğumuz sokakta top oynadık. Sokakta top oynamanın kendine has bazı kuralları vardır. Bir defa topun sahibi kimse günün kralı odur. Tüm yeteneksizliğine rağmen baş tacı edilir ki, oyun devam etsin. Gelgelelim ondan daha sinir bozucu olan topun sahibinin yancısı olan çocuktur. Açıkçası Emre Aköz’ün AKP iktidarındaki performansı bana hep topun sahibinin yanındaki çocuğu anımsatıyor. Bu olayda da öyle. Başbakan Erdoğan’ın köşe yazarlarına fırçasını elbette haklı buluyor ve bunu “onun hedefinde ne tür bir zevatın olduğunu tahmin edebiliriz” diye açıklıyor Aköz. Onun, Başbakan’ına en büyük tavsiyesi “bunlarla uğraşmaya değmez” şeklinde. Başbakan’ına tatlı tatlı kızıyor ve sen bunlara laf ettikçe bunlardan kahraman yaratıyorsun demeye getiriyor. Hızını alamayıp Başbakan’ın bu sözüne cevap verecek köşe yazarlarını da peşin peşin ‘sümüklü’ ilan ediyor. Emre Aköz her gün bir değil, iki kez yazmalı ve huzurumuzu artırmalı bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;MEHMET BARLAS&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Köşe Vuruşu’nda “Her iktidar koşulunda tam performans” sloganıyla övgüde bulunduğum Barlas, biraz temkinli olmakla beraber, Başbakan’a destek çıkmayı ihmal etmiyor. Bir açıdan bakınca Başbakan’ın tutumunu yanlış bulan Barlas, doğru olan bir açıyı da elbette buluyor ve huzur veriyor. “Yedi yıldır Başbakan olduğuna göre, onun yanlışlarının ve doğrularının da kendince bir hesaba dayalı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor” diyerek doğru bulduğu tarafı açıklıyor Barlas. Yani Barlas’ın mantığına göre, Erdoğan yedi değil onyedi yıl Başbakan olsa tamamen haklı çıkabilir. Öte yandan onca yıllık tecrübesiyle, yandaşlardan değil de, muhaliflerden gelecek övgünün önemli olduğunu da biliyor. O yüzden Başbakan’a keşke böyle deyip ılımlı muhalifleri de kızdırmasaydın tavsiyesi veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SALİH TUNA&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;İncelediğim diğer isimler kadar önemli olmasa da Salih Tuna diye biri var. Şu aralar yazarlığını Mehmet Yakup Yılmaz’ın üzerine kurmuş durumda. Ama Başbakan’ın sözleriyle başlayan tartışmada da söz almadan durmadı elbette. Başbakan’ın azarını haklı bulmadığını söylemesine rağmen Mehmet Tezkan’ın Başbakan’ın sözleri karşısında utanması gerektiğini söylediği bir yazı yazdı ve kendisiyle çelişkiye düştü. Başbakan bir yazarı ya da yazarları azarlayacak, o yazar da utanıp susacak. Tuna’nın düşüncesi böylesine net. Salih Tuna’nın bu olaydan evvel, başta Mehmet Yakup Yılmaz olmak üzere Başbakan’ına demokrasi dersi vermeye çalışan yazarları aşağılamayı ihmal etmediğini de unutmayalım. Aslında ortalıkta Salih Tuna – Mehmet Yakup Yılmaz polemiği olmasa ve Yeni Şafak’ın Mehmet Yakup Yılmaz’ı kim deseler, bir an bile tereddüt etmeden Salih Tuna derdim, çünkü birbirlerine bu yazının konusu olmayan pek çok sebeple çok benziyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrı başlıklarla incelediğimiz yazarlarla birlikte, “başbakanı haklı bulmuyorum ama” makamını tutturan  başka yazarlar da var. Fehmi Koru, Ahmet  Kekeç gibi isimler başbakanın bu söylemini yanlış bulmakla birlikte bunlar da hiç mi hak etmiyor civarında düşünüyorlar. Bir de mesele hakkında yazı yazmayıp şaşırtanlar var. Ekrem Dumanlı ve Akif Beki mesela. Oysa Ekrem Dumanlı, gazetecilik dersi verdiği yazılarından birini bu tartışmaya ayırabilirdi. Görmezden geldiyse bir bildiği vardır elbette. Ama onun yerine bir liste çıkarma işi de bize düştü işte. Gelelim Akif Beki’ye. Ben şahsen, bütün köşe yazarları Akif Beki olsa Türkiye’nin çok huzurlu bir yer olacağını düşünüyorum! Erdoğan’ın hayalindeki Türkiye, herhalde tüm köşelerinde Akif Beki’nin yazdığı bir Türkiye. Orası öyle bir ülke ki, o ülkenin hem sağ, hem de sol beki Akif Beki. Eğer ‘iyi bir köşe yazarı olursanız,’ siz de o ülkeyi görebilir, Akif Beki gibi huzuruna huzur katabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3798603196296701590?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3798603196296701590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3798603196296701590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3798603196296701590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3798603196296701590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/12/turkiyeye-huzur-verecek-yazarlar.html' title='TÜRKİYE&apos;YE HUZUR VERECEK YAZARLAR LİSTESİ'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-5658256974770824870</id><published>2009-12-03T12:27:00.005+02:00</published><updated>2009-12-03T12:52:09.694+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>ÖZKÖK'TEN KAÇARKEN DUMANLI'YA TUTULMAK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SxeXa_DE21I/AAAAAAAAAK8/oM1iYtvCwbU/s1600-h/27929.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 210px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SxeXa_DE21I/AAAAAAAAAK8/oM1iYtvCwbU/s320/27929.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410959967165668178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök, geçtiğimiz pazar “bazen ‘Ekşi Sözlük’te, hakkımda yazılanlara bakıyorum ve “aman allahım, bu canavar ben miyim” diye soruyorum?”diye yazdı. Orada çizilen portreyi kendisine benzetemediğini de ekledi. Arkadaşlarla bu yazı üzerine konuşurken içimizden biri, “Hürriyet’in başında Ekrem Dumanlı’nın olduğunu düşünsenize, o zaman Ertuğrul Özkök’ü mumla aramaz mıyız?” diye soruverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya Özkök’ten şikâyet ederken Dumanlı’ya tutulursak?” aslında hepimizin kafasındaki soru buydu. Tamam, belki hiçbirimiz Hürriyet’in hedef kitlesi değiliz. Ama nihayetinde Hürriyet, Türkiye’nin anaakım gazetesi. Yani eleştirel gözle de olsa her gün Hürriyet okuyoruz. Öte yandan iktidarın ve sermayenin el değiştirmesiyle Özkök ve Dumanlı isimleri sık sık karşı karşıya getirilmeye başladı. Hal böyle olunca bir karşılaştırma yapmak şart oldu. Bakalım, Özkök ve Dumanlı birbirinden ne kadar farklı ya da ne kadar birbirine benziyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘İKİSİ DE EMEKÇİ DOSTU’ &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Özkök’ün de, Dumanlı’nın da yönettikleri gazetelerin yayın politikasında emekçilere karşı ‘büyük bir hoşgörü’ var. Emekçilerin meydanlara çıkıp zarar görmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar ya da geçmişte bolca yaptılar. Emekçiler ‘aman bir daha eylem yapmasın, biber gazı, cop yemesin’ diye eylem haberlerini, olaylarla manipüle etme konusunda çok benzeşiyorlar. Hani Avrupa’da işçi sınıfı, haklarını evinde ailesiyle oturup kazanmış olsa ikisine de hak vereceğim ama, bu kadar ‘işçi sevgisi’ beni bile rahatsız ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘İKİSİ DE MESLEĞİNE AŞIK’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Özkök’ün de, Dumanlı’nın da meslekleriyle bir derdi var. Biri Uğur Mumcu tipi gazeteciliği demode ilan edip, kendilerinin ‘layığıyla yaptığı’ yeni bir gazetecilik türünü işaret etmişti. Bir diğeri, ‘tasfiye edilecek gazeteciler listesi’nden bahis açarak medyada yeni bir dönem başlatma hevesinde. Ayrıca Dumanlı, pazartesi günleri gazetecilik dersleri vererek olayı bir adım ileriye götürüyor ve ‘önyargılarını kırmış’ gazetesini örnek olarak sunuyor. Kısacası ikisi de ‘meslek aşkından’ olacak bir ekol yaratma peşinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘İKİSİ DE BİR ŞEYLERİN ESKİSİ’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Özkök sık sık solcu geçmişinden bahis açıp, özeleştirisini yapıyor. Dumanlı ise eski ülkücü. Yani ikisi de bir şeylerin eskisi. Dumanlı da bir röportajında ‘kaytan bıyıklı ülkücü olmadım hiç’ diyerek, içinden geldiği siyasi oluşuma karşı eleştirel bir tutum takınmıyor değil. Geçmişe eleştirel bakan ikili ciddi bir meselede ayrışıyorlar. Özkök 12 Eylül’ü bir kurtuluş, Kenan Evren’i bir kurtarıcı olarak görürken, 12 Eylül’ün doğrudan zararını görmüş Dumanlı konuya o kadar hoşgörülü yaklaşmıyor. Ancak Zaman gazetesinin temsil ettiği zihniyeti iktidara götüren yolu 12 Eylül’ün açtığı da bir gerçek. Bu açıdan 12 Eylül her ikisi için de kurtuluş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘İKİSİ DE EĞİTİMCİ’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Her iki genel yayın yönetmenin de eğitimci geçmişi var. Ama bir farkla. Özkök akademisyen, Dumanlı öğretmen. Özkök yeri geldiğinde akademisyenlik günleriyle övünüyor, ama Dumanlı öğretmenliğinden pek bahis açmıyor. Hatta bir röportajında “geçim için fiil çatılarını anlatmak gibi bir derdim olsun istemiyordum” bile diyor. Özkök’ün akademisyenliği bir prestij meselesi olarak görünürken, her nasılsa Dumanlı, ‘dersane öğretmeni’ diye küçümsenebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Popülerlik konusuna gelince Dumanlı’nın ciddi bir sıkıntısı var. Misal, Ekşi Sözlük’te Özkök hakkında 1093 giriş varken, Dumanlı hakkında sadece 66 giriş var. Madalyonun diğer yüzü İHL Sözlük’te bile 111’e, 45 gibi açık farkla Özkök önde. Dumanlı, Özkök’ün sıkıcı olmamak için yazdığı light pazar yazılarının tadını, kitap çıkarmaya varan edebiyat, sanat ve sinema yazılarıyla yakalamaya çalışıyor. Lâkin, Özkök, günde kaç liralık şarap içtiği sorusuyla bile gündem olabiliyor. Olmadı umreye giderek olay yaratıyor. Bu açıdan bakınca Dumanlı biraz sıkıcı görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Özkök üzerimizde nasıl bir sendrom yarattıysa, bizim mahallede senelerce Özkök’ü yerden yere vurmuşlar bile Dumanlı gelirse Özkök’ü çok ararız noktasında. Öte yandan medyadaki dengelerin bozulmasını sermayenin el değiştirmesiyle açıklarsak bizler için değişen bir şey yok aslında. Yönettikleri gazetelerin emekçiye bakışındaki benzerliği de göz önüne alın, “Özkök mü, Dumanlı mı?” sorusu yerine “başka bir medya mümkün mü?” sorusundan başka bir şey kalmıyor yine elimizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının BirGün linki için &lt;a href=" http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1259754615&amp;day=02&amp;month=12&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-5658256974770824870?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/5658256974770824870/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=5658256974770824870' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5658256974770824870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5658256974770824870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/12/ozkokten-kacarken-dumanliya-tutulmak.html' title='ÖZKÖK&apos;TEN KAÇARKEN DUMANLI&apos;YA TUTULMAK'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SxeXa_DE21I/AAAAAAAAAK8/oM1iYtvCwbU/s72-c/27929.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8692229652847353798</id><published>2009-11-25T18:44:00.003+02:00</published><updated>2009-11-25T18:49:54.537+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>BİR GÜN HERKES YILMAZ ÖZDİL OLACAK!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Sw1fxICa2SI/AAAAAAAAAKE/lsS-cfamS_A/s1600/Twitter-Logo.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Sw1fxICa2SI/AAAAAAAAAKE/lsS-cfamS_A/s320/Twitter-Logo.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5408084025117694242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIMIN TAMAMI AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim: Dini bütün esnafın cuma vakti dükkanının camına iliştirdiği “Cumaya gittim gelicem” yazısının internette bütün bir gün, her eylem için tekrarlandığını düşünün. İşte buna Twitter deniyor. Biraz daha açmak gerekirse, “Şimdi Ümit Alan’ın BirGün’deki yazısını okuyacağım, yine kime sallamış merak ediyorum? Onunla bununla uğraşacağına oturup kendi bir şey yazsa ya.” gibi durumunuzu internetten anbean bildirmeniz twitlemek oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Twitter’ın en önemli özelliği bir iletinin 140 karakter ya da vuruşla sınırlı olması. Yani derdinizi 140 vuruşta anlatmanız şart. Bir nevi mini köşe yazarlığı yani. Zaten büyük büyük köşe yazarlarımız da bu mini köşe yazarlığının cazibesine kapılmış, Twitter’a girmiş durumda. Madem ki, köşe yazarlarımız Twitter’ı bu kadar çok seviyor, o zaman tasarruf için tüm köşe yazılarının 140 vuruşla sınırlanması gibi bir uygulamaya geçilebilir. Köşe yazılarını kısaltmak için büyük çaba sarfeden editörler bu işe çok sevinir.140 vuruşluk hayali köşe yazılarıyla bu uygulamanın bir denemesini yapmak istedim. Buyrun twitköşeciliğine. Olup olmadığına siz karar verin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök  &lt;br /&gt;Gelin itiraf edelim, o uzun köşe yazılarından hepimiz sıkılmadık mı? Tıpkı iyi Fransız şarapları gibi tek yudumla büyülemeli bir köşe yazısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Turgut &lt;br /&gt;Amerika'da seks için artık öyle diller dökülmüyor. Her şey kısa yoldan hallediliyor. Bunun Türkiye'ye gelmesini daha ne kadar bekleyeceğiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin Ardıç &lt;br /&gt;Bizim solcular bu Twitter'ı beceremez. Bakın Marx'ın Kapital'ine tuğla gibi. O gelenekten gelen adam hiç bu kadar kısa yazabilir mi? Yazamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneri Civaoğlu&lt;br /&gt;Bodrum’da bir akşamüstü. Kadehlerimizi Twitter için kaldırıyoruz. Twitter'ın mucidi Şeffaf Oda'da konuğumuz. Fazla söze gerek yok, sıradışı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıncal Uluç&lt;br /&gt;Twitter diye bir site varmış. Mucidi adam değil. Anlamıyor bu işlerden. 140 vuruşluk yazı olmaz. Ona kıssa denir. Nerde o eski gazetecilik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can Dündar&lt;br /&gt;Bir zamanların uzayıp giden aşk mektupları, 140 vuruş sınırında naçar kalıyordu. Lâkin aşk için kimi zaman tek vuruş, tek bakış bile yeterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz Özdil &lt;br /&gt;Twitter dediğin 140 karakter.  Başımızdakilerse 140’tan fazla karaktersiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hakan&lt;br /&gt;Biz Twitter’a geldiğimizde kimseler yoktu. Buranın kahrını biz çektik ama sefasını yandaşlar sürüyor. O zaman da ilkeli durdum şimdi de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oray Eğin&lt;br /&gt;Twitter sadece Amerika’da bilinirken biliyordum. İyi bir projeydi. Ama bence Türkçe Twitter'a uygun değil, İngilizce olmalı Twitter'ın dili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıların hiçbiri gerçek değil elbette. Bu yazarlar “140 vuruş yazsa nasıl bir şey olurdu”yu anlatmak adına uydurduğum şeyler. Çünkü Twitter özellikle son bir ayda Türkiye’de çok moda. Ünlü ünsüz herkes orada. Yukarıdaki listenin içinde de hali hazırda Twitter’da yazanlar var. Bu kadar insan bir araya gelince elbette kavga gürültü eksik olmuyor. Mesela geçen hafta, Ahmet Hakan’ın gerçek zannedip sahte Sinan Çetin’le polemiğe girmesi kaçırılmayacak şamataydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey böyle giderse gelecekte en uzun köşe yazıları bir twit uzunluğunda olacak bence. Çünkü, kimsenin bu yoğun iletişim bombardımanında daha fazlasını kaldıracak gücü kalmayacak. Bunu bir kehanet olarak ortaya atmam gerekirse; ‘bir gün herkes Yılmaz Özdil’ olacak, bazen tek sözcükle bile köşe yazacak diyebilirim. Özdil, henüz Twitter’da olmasa da oraya en hazır yazar çünkü. Bu arada, henüz Özdilleşme sürecini tamamlayamamış acemi bir kısacı olarak twitter.com/umitalan adresindeyim efendim, beklerim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının BirGün linki için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1259149401&amp;day=25&amp;month=11&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının Medyatava yansıması için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=59611"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8692229652847353798?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8692229652847353798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8692229652847353798' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8692229652847353798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8692229652847353798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/bir-gun-herkes-yilmaz-ozdil-olacak.html' title='BİR GÜN HERKES YILMAZ ÖZDİL OLACAK!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Sw1fxICa2SI/AAAAAAAAAKE/lsS-cfamS_A/s72-c/Twitter-Logo.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2811985175456897304</id><published>2009-11-18T16:27:00.003+02:00</published><updated>2009-11-18T16:33:18.680+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>SALDIRAY ABİ KÖŞE YAZARI OLSAYDI...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SwQFBevhAcI/AAAAAAAAAJ8/DrDuXN_3-tA/s1600/bb1786c5b23d32c252809ff7ab68718b_k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 248px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SwQFBevhAcI/AAAAAAAAAJ8/DrDuXN_3-tA/s320/bb1786c5b23d32c252809ff7ab68718b_k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5405450975741804994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU HAFTAKI BİRGÜN YAZIMIN TAMAMI AŞAĞIDA: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık yazayım, Hıncal Uluç’un Ayşe Arman’a verdiği üniforma fantezili röportajın üzerine çıkılamayacağını düşünürdüm. Hıncal Uluç’un her şeyi meşru kılan “Hıncal Abi” payesine dayanan özgüveniyle bu konuda zirveyi gördüğüne emindim. Ancak Taraf’ın bıçkın delikanlısı, Habertürk’e verdiği röportajla arayı kapatıverdi. Rasim Ozan Kütahyalı’nın şöhret hırsı hakikaten korkutucuymuş. Demokrasi mücahitliğiyle başlayan maceranın Helin Avşar’ın bacaklarında nihayetlenmesi, köşe yazarlığı piyasasındaki çılgınca rekabetin boyutlarını gösteriyor öte yandan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, madem ki, böyle bir işe kalkışıldı, Esquire, Boxer, Cosmopolitan gibi dergilerdeki estetik fotoğraf tadı yakalanabilirdi pekala. Şimdi durup dururken 80’li yılların Stüdyo Erol tadını hatırlatmanın ne manası vardı ki? Artık ciddiye alınmadığını fark etmiş olacak ki, yakayı bağrı açıp, ucuz erotizme yaslanırsam belki söylediklerim de konuşulur diye düşünmüş olmalı. Ama yine başarısız oldu. Röportajdan geriye hazretin göğüs kılları kaldı. Ancak röportajdaki kimi fikirleri ön plana çıkarmak gibi bir derdi varsa ona daha seksi fotoğraflar önermek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘70’LERDEKİ GENÇLER HASTALIKLIYDI’&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Rasim Ozan Kütahyalı’nın ‘büyük Türk gazetecisi’ Helin Avşar’a verdiği röportajın başlıklarından biri bu. Kütahyalı, 70’lerin idealist gençlerine nazaran şimdiki gençleri daha sağlıklı buluyormuş. Bu fikrini sağlıklı bulduğu apolitik genç kızlar tarafından şehvetle kovalanıp denize dökülürken fotoğraflayabilirdi pekala. Bir zamanın gençleri Amerikan askerlerini denize dökerken, şimdiki gençler de benim gibilerin peşinde, bakın ne kadar güzel demenin kolay bir yolu olabilirdi bu. Kütahyalı’nın kafasındaki Helin Avşar tarzı Türk genci idealini daha iyi görselleştirebilirdi bu fotoğraf.  Düşünsenize Helin Avşar gibi yüzlerce genç kız, ‘zamanınımızın kahramanı’ Kütahyalı’yı kovalıyor ve Kütahyalı ellerinden denize atlayarak kurtuluyor. ‘Tam da çılgın seks yapan kadın severim’ diyen yazarın hayalindeki Türkiye’ye yakışan bir fotoğraf olmaz mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;‘GÜLEN HAREKETİ İÇİNDEKİ SAHTEKARLAR’&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Rasim Ozan Kütahyalı’nın Fettullah Gülen cemaatine mensup olduğu da sık sık iddia edilir. Helin Avşar da sanıyorum bu iddialardan yola çıkarak Gülen hareketiyle ilgili bir soru sormuş Kütahyalı’ya. Kütahyalı ise “arkadaş iyi de çevresi kötü” gibisinden bir cevap vermiş bu soruya. Gülen hareketinin içinde özgürlükçü insanlar olduğu gibi eyyamcı ve sahtekar insanların arttığından dem vurmuş. Bu sahtekarları ‘gerekirse’ isim isim yazacağını iddia etmiş hatta. Buradaki ‘gerekirse’ vurgusuna takıldım şahsen. Hani korkusuzduk, gözümüz kapalı orduya bile girişiyorduk, hani özgürlük çarpıntı yapıyordu? Eğer röportajı, kendisinin Helin Avşar’ın bacaklarını okşayan fotoğrafları yerine ‘gerekirse’ isimlerini yazacağı o ‘sahtekarlar’ın fotoğraflarıyla süsleseydi, eminim daha çok dikkat çekerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;MÜKEMMEL ORDU İDEALİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kütahyalı bu röportajda ‘güçlü ve dinamik ordu’ idealinden de bahsetmiş. Türkiye’de devletin bir ordusunun değil, ordunun bir devleti olduğu gibi aslen kendisine ait olmayan haklı bir teze atıfta bulunarak yapmış bunu. Ancak bu arada “ben ordumu severim”, “sevdiğim için eleştiriyorum” gibi çevir kazı yanmasın hamlelerine ne demeli? Hangi orduyu sevdiğini sormak isterim kendisine? 12 Eylül’dekini mi? Cevabını bilemem ama ‘güçlü ve dinamik ordu’ hayalini üniforma fantezili bir fotoğrafla desteklese daha iyi anlatırdı sanki. Gerçi Hıncal Uluç bir benzerini yaptı ama olsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;90’ların efsane TV dizisi bir Demet Tiyatro’yu hatırlayanlar Saldıray Abi’yi de iyi hatırlar. Kadınlara karşı aşırı ilgisi olan bu karakter, Züleyha ile sevişme hayaline bir türlü ulaşamaz ve sık sık komik duruma düşerdi. Yazarlıklarına sola ve sol geleneğe saldırmak ve başarısız olmak üzerine kurmuş kimi köşe yazarlarını da Saldıray Abi’ye benzetiyordum açıkçası. Rasim Ozan Kütahyalı’nın son röportajı kafamdaki imgeyi biraz daha netleştirdi. Eğer Saldıray Abi köşe yazarı olsaydı, herhalde sola saldırarak prim yapmaya çalışan köşe yazarlarına benzerdi. En az onlar kadar komik olurdu. ‘Yalanım varsa, şuradan şuraya sevişmek nasip olmasın!’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazinin BirGün sayfası için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1258502428&amp;day=18&amp;month=11&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2811985175456897304?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2811985175456897304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2811985175456897304' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2811985175456897304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2811985175456897304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/saldiray-abi-kose-yazari-olsaydi.html' title='SALDIRAY ABİ KÖŞE YAZARI OLSAYDI...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SwQFBevhAcI/AAAAAAAAAJ8/DrDuXN_3-tA/s72-c/bb1786c5b23d32c252809ff7ab68718b_k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4444981781043955496</id><published>2009-11-11T15:43:00.004+02:00</published><updated>2009-11-12T16:40:06.342+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>ZAMAN GAZETESİ KENDİ ÖNYARGILARINI KIRACAK MI?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvrACxhk8mI/AAAAAAAAAJ0/L-dwdMyWjgY/s1600-h/Picture+3.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 146px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvrACxhk8mI/AAAAAAAAAJ0/L-dwdMyWjgY/s320/Picture+3.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402841856870773346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNKÜ BİRGÜN YAZIM: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az bir aydır dönen bir Zaman gazetesi reklamı var. Ne zamandır yazmak istesem de gündem nedeniyle fırsat bulamadım. Hatta bu hafta da başka bir konuyu çalışırken sinemada söz konusu reklamla yüzleşince daha fazla ertelememem gerektiğini düşündüm. Hem artık büyük bir çoğunluğu izlemiş kabul ederek yazabilirim. Ben bu reklamı her izlediğimde “Zaman gazetesi acaba önyargılarınızı kırın derken kendine mi hitap ediyor?” diye sormadan duramıyorum? Zira söz konusu Zaman gazetesi reklamı bir aydır dalga geçer gibi, önyargılarımızı kırmamızı öğütlüyor. Ne var ki, Türkiye’de önyargı deyince, benim aklıma ilkin Zaman gazetesi geliyor. Neden mi? Örneklerle inceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KATİLLER İLLA Kİ RAKI İÇER&lt;br /&gt;Zaman gazetesinin sabit ön yargılarından biri suçluların dindar olmayacağı, hatta rakı içeceğidir. Hrant Dink cinayetinden sonra Ogün Samast ile ilgili haberi buna bir örnek olarak gösterilebilir. Haber için bir çırpıda Samast’ın arkadaşlarıyla konuşulmuş, cuma namazına gitmediğinin, dindar olmadığının hatta rakı içtiğinin altı sıkı sıkıya çizilmiştir. Bu tek örnek değil. Bu olayın evvelinde Danıştay Cinayeti zanlısı Alpaslan Aslan’a yaklaşımı da aynıdır Zaman’ın. Aslan hakkında yapılan haberde, apartman yöneticisinin görüşüne yer verilir ve “rakı içtiği” ısrarla vurgulanır. Bir kuruluş, katil zanlılarıyla ilgili yaptığı ilk haberlerde ısrarla dindar olmadığından ve rakı içtiğinden dem vuruyorsa, orada bir önyargının haber diline sızdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Önyargıları kırma reklamlarından sonra umarım buna da dikkat ederler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALİ BULAÇ’A ÖZEL PARANTEZ&lt;br /&gt;Zaman’ın ünlü köşe yazarı Ali Bulaç’ın önyargı karnesi de hayli kabarık. Güngören’deki terör eylemi sırasında Metallica konserinde olanları “Laik, ateist, agnostik aczmendi müsveddeleri” diye kolayca tanımlayan Bulaç, sizce de fazlasıyla önyargılı değil mi? Bulaç’ın önyargıları burada bitmiyor. Bulaç, bir televizyon programında Irak, Afganistan gibi ülkelerde yapılan sivillere yönelik katliamların çoğunlukla eşcinsel eğilimli askerler tarafından yapıldığına ilişkin bir iddianın altını çizerek, bu kez de eşcinsellere karşı önyargılı bir tutum sergiliyor. Sonrasındaki bir yazısında ise eşcinselleri, eşcinselliklerini empoze etmekle suçlayarak eleştiri hakkının olduğunda ısrarcı oluyor. Bu örneklerden anlaşıldığı kadarıyla Zaman gazetesi reklamını en çok izlemesi gerekenlerden biri Ali Bulaç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖNYARGI POTPURİSİ&lt;br /&gt;Daha önce Ekrem Dumanlı’nın tasfiye listesi üzerine yazdığım yazıda ele aldığım bir takım örnekleri de ‘önyargıları kırma’ çerçevesinde yinelemek gerek. Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Dersim isyanıyla meşhur Tunceli’de doğan” diye tanıtmak, Kılıçdaroğlu’na övgü için yergi için mi kullanılmış bilemedim ama bir insanı doğduğu şehirde kendisinin alakası olmayan bir isyanla anmanın önyargıyla bir ilgisi vardır diye düşünüyorum. Yine Zaman yazarı Mümtaz’er Türköne’nin Alevileri bir çırpıda darbeci ilan edip, azınlık oldukları için aşağılaması da ön yargı çerçevesinde değerlendirilebilir. Zaman yazarı Hekimoğlu İsmail’in “İslamiyet'ten uzaklaşan, insanlıktan uzaklaşır; Darwin'in de dediği gibi, maymun çocuklarına döner!” ifadeleri de İslamiyetten uzaklaşmaya niyetli olan ya da uzaklaşmışları nasıl gördüğüne dolayısıyla koskocaman bir önyargıya delalet. Öte yandan Zaman gazetesinin sendika ve emekçi haberlerine yaklaşımını da az çok biliyoruz. Ne zaman bir emekçi eylemi olsa “vandallık” diyecekleri bir şey buluyor, eylemden ziyade ‘nasıl manipüle edebiliriz’e odaklanıyorlar. Emekçilere karşı ayrı bir yazı konusu olarak ele alınacak kadar çok önyargıları var. Onları sonra ele alırız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet reklamda abartının yeri vardır. Reklam gazetecilik gibi katı gerçeklerle hareket etmez. Ama düz vitesli arabayı, otomatik vites diye tanıtırsanız tüketici bunun hesabını sorar. Gazete biraz daha soyut kavramlar üzerinden hareket ettiği için sınırları bu kadar katı çizemiyorsunuz, ama yine de reklamıyla Zaman gazetesi arasında büyük bir çelişki var. Yukarıda sıraladığımız önyargılara sahip bir gazetenin diğer gazetelere ve topluma “önyargılarınızı kırın” demesi abes. Eyvallah, reklam iyi. Görüntüler güzel. Mesaj harika. Ancak reklamcılığın “iyi reklam, kötü ürünü batırır” ilkesini de unutmayalım veya çocukça bir iyimserlikle Zaman gazetesinin ‘iyi’ olmak için önyargılarını kıracağını umalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu Zaman reklamını izlemek için&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=oSfjrlRRpE8"&gt; tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının BirGün sayfası için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1257944096&amp;year=2009&amp;month=11&amp;day=11"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazının Medyatava yansıması için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=59186"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4444981781043955496?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4444981781043955496/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4444981781043955496' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4444981781043955496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4444981781043955496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/zaman-gazetesi-kendi-onyargilarini.html' title='ZAMAN GAZETESİ KENDİ ÖNYARGILARINI KIRACAK MI?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvrACxhk8mI/AAAAAAAAAJ0/L-dwdMyWjgY/s72-c/Picture+3.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1583071038681467546</id><published>2009-11-06T22:15:00.005+02:00</published><updated>2009-11-06T23:51:19.793+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Röportaj'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ece Temelkuran'/><title type='text'>EDEBİYAT İÇİN BİR CİNAYET İŞLEDİM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvSEiJ-BVhI/AAAAAAAAAJs/A9kjBMCNNRw/s1600-h/CA1_5429.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvSEiJ-BVhI/AAAAAAAAAJs/A9kjBMCNNRw/s320/CA1_5429.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401087575450539538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GEÇTİĞİMİZ HAFTA ÇIKAN BİRGÜN KİTAP İÇİN ECE TEMELKURAN İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJIN TAM METNİ: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler Ece Temelkuran’a ait. Edebiyatçının biri olmaktan vazgeçerek işe başlaması gerektiğini düşünüyor çünkü. Edebiyatsız geçen zamanını “hesap et kaç yıldır nefesimi tutuyorum.” diye anlatan Temelkuran’ın bir sürprizi var okurlarına. Uzun bir süredir yurtdışında bir roman üzerinde çalışan Temelkuran, bugünlerde romanını tamamlamak üzere. “Akvaryumdan denize salınan bir balık gibi...” heyecanlı üstelik bu konuda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece Temelkuran’ı pek çoğumuz bir gazeteci olarak biliyoruz. Hepsi iyi yankı uyandıran gazetecilik kitaplarının yanı sıra Bütün Kadınların Kafası Karışıktır ile başlayan, İç Kitabı ve Kıyı Kitabı ile devam eden ve bir üçleme niteliği kazanan kitaplarıyla bambaşka bir tarafı da var Temelkuran’ın. Romanıyla ilgili ayrıntıları kendisinin isteğiyle sonraya bıraksak da; yazı, edebiyat politika üzerine, biraz da ustaların yol göstericiliğiyle konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece Temelkuran, neden yazdığını, gazetecilikle edebiyatçılık arasındaki ilişkiyi, roman yazmaya nasıl karar verdiğini ilk kez BirGün’e anlattı. Biz de Ece Temelkuran ile yeni bir romancı olarak olarak ilk söyleşisini yapmış olduk böylece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Çok klasik bir sorudur, ama her yazara sorulur. Hatta yazarlar da kendi kendilerine sorup cevaplarlar bazen. Niçin yazıyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Bu soruyu sormayı öğrenmeden çok önce başladım ben yazmaya. Hatta yazmayı öğrenmeden önce yazmaya başladım. Hatta diyebilirim ki, uzun süre yazmanın yaşamaktan ayrı bir şey olduğunun bile farkına varamadım. Bunun da şöyle bir sonucu oldu: Bu sorunun gereksizliğini ve imkânsızlığını da, hiç değilse benim için lüzumsuzluğunu da erken anladım. Doğru soru, sanırım, niçin değil, ne için yazıyorum? Çıplak gözle görünmeyen, büyük yalnızlığıma derman olmak için yazıyorum. Bir denizanasına dönüşmemek için... Bütünüyle ve eksiksiz kendim olabildiğim bir uzay yaratıyor edebiyat. Geri kalan her yerde, yemin ederim böyle bu, nefesimi tutuyorum. Hesap et, kaç yıldır tutuyorum nefesimi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Epeydir tutuyor olmalısın. Son röportajlarından birinde 8 yaşında net olarak “ben yazar olmak istiyorum” dediğini söylemişsin. O zaman kafandaki yazarlık gazetecilikle mi bağlantılıydı yoksa edebiyatçılığı mı kastediyordun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Şiirden söz ediyordum esasen. Edebiyatın özü orasıdır, başka hiçbir şey değil. Geri kalan edebiyat şiirin seyreltilmiş halidir sadece. Gazetecilik bahsine gelince... Başından beri, önce bilinçsiz, sonra kesinlikle teammüden, tam ortada bir yerde durmaya çalıştım. Gazeteciliğin hiper-gerçekliğiyle edebiyatın ‘hakikati’ arasındaki belalı arazide. Gazeteciliğe de, hikayelerin toplandığım bir hayat alanı olarak baktım. Biraz Melih Cevdet Anday’ın söz ettiği ‘ıssız telgrafhane’ gibiydim, gibiyim ya da. Halkımın, halkların sesleri beni uyutmuyor, uyutmadıkça ben de uyuyanları dürtüyorum! İnsanlığın ortak kalbinden haberler veriyorum. Ama esas olan, sanırım gazetecilik boyunca gördüğüm hikayeleri alıp, geri, edebiyata, evime götürme isteğiydi. Nitekim öyle de oluyor şimdi. Böyle bir edebiyata inanıyorum zira. Çamura bulanmış bir edebiyata! Edebiyatın kulelerde tasarlanan değil, insan kokusuyla kutsanan bir asaleti olduğuna inanıyorum. Asaletini ancak öyle korur edebiyat: İnsana bulanarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Nabokov bir denemesinde” “Bir yazara üç noktadan bakılabilir. Bir öykücü olarak görülebilir, bir öğretmen olarak, bir büyücü olarak. Büyük bir yazar, üç niteliği –öykücü, öğretmen, büyücü- birleştirir, ama onda ağır basan, onu büyük yazar kılan özellik büyücülüğüdür.” der. Sen şimdi romana kalkışmış biri olarak gazetecilik geçmişinden ötürü öğretmenlik özelliğinin ağır basmasından korkmuyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: (Gülüyor) Büyük ve kesin bir eşitliğe inandım ben. Çok da zararını gördüm ‘Alçakgönüllü olma öyle zannederler’ lafının. Tasavvufu ve sosyalizmi öğrenmeden önce, çok önceden beri ‘hiç kimse’ olmak peşindeyim. Orada rahat ediyorum, orada etim hakiki sözü salgılıyor çünkü. Dolayısıyla öğretmenlik şöyle dursun, en boynu bükük öğrenci gibi hissettim kendimi. Zaten bu gazetecilik, köşecilik işinden o yüzden tedirginim. ‘Biri’ olmaya o kadar zorlanıyorsun ki... Orada da edebiyat mümkün değil. Bir edebiyatçı önce kendini öldürür, sonra en sevdiklerini, en son da içindeki erdemleri, yazmaya başlamadan önce böyle bir dizi cinayet işlenir. Ama eğer ‘biri’ olmuşsanız artık o biri nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranmalısınız. Bu yüzden diyorum zaten nefes alabildiğim yer edebiyat diye. Bu yüzden de zaten biri olduğum Türkiye’de değil, Beyrut’ta ve Oxford’da yazdım kitabı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Milan Kundera, romanın sonunun geldiğiyle ilgili tartışmalarda “eğer romanın gerçekten ortadan kalkması gerekiyorsa, bu onun gücünün tükenmesi yüzünden değil, kendisine ait olmayan bir dünyada bulunması yüzündendir.” diyor. Sen bir gazeteci olarak hiç kuşkusuz dünyayı çok daha yakından takip ediyorsun. Sence, romanın kendisini ait hissedeceği bir dünya var mı hâlâ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: İki dünya var bence romancı için. Bir ‘korsanların’ dünyası, bir de ‘kaptanların’. Yazarın, iletişim çağının dalgaları giderek daha büyüyen okyanusunda durduğu iki yer var. Üstün özne olarak yazarın ya da söz sahibinin varoluşu ölümcül bir tehdidle karşı karşıya. Bir bakıma yazarın iktidarının atomlarına parçalandığı bir döneme giriliyor. Peki o zaman kimin sözünü dinleyeceğiz? Ya da üyeleri belli bir filtreden geçmeden bir araya gelen bu dev söz kolektifinin yarattığı ‘söz’, ‘fikir’ doğru mudur? Örneğin; Ekşi Sözlük bu bakımdan kerteriz alınacak bir mikro-cosmos, bir laboratuar olabilir. Diyelim ki Ece Temelkuran için söylenen, oluşturulan ‘ortak cümle’ gerçeği karşılar mı? ‘Doğru’ söyler mi? Bu noktada sosyalist bir bakış açısında diretmek lazım. İnsanın özünde iyiliğe doğru bir potansiyel olduğunda inat etmek gerek. Yani kolektif olana inancınız varsa bunun da eninde sonunda ‘iyi’ olduğuna inanmak zorundasınız. O kolektif, sözün iktidarını parçalıyorsa, kendiniz bundan zarar görseniz bile buna iyimser bir biçimde katılmak zorundasınız. Kendi iktidarınızda diretmek... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: İnternetle birlikte bu dünya daha da farklı şekillendi değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternetle devleşen söz denizinde, söz söyleme hakkının kime ait olduğunun giderek belirsizleştiği tedirginlik denizinde işte, ‘kaptan’ olmak isteyen yazarlar, bu yüzden gidip büyük ticaret filolarına yanaşıyorlar. Çeşitli pazarlama teknikleriyle kraliyet filolarına atıyorlar kapağı. Bir seçimdir, tartışılır. Ama sadece edebiyatın gerektirdiği ‘hiç kimse’ olma, ‘hiç kimselerden yana olma’ gerekliliğen ihanet edilmiyor orada, aynı zamanda bu kolektiften kendini ayrı tutanlar bir tür aristokrasi oluşturup karşı-devrimci bir duruş benimsiyorlar bana kalırsa. Ama korsanlar dünyayı ele geçiriyor! Kitap korsanlarından söz etmiyorum. Daha derin ve geniş anlamda, fikri mülkiyetin, sözün iktidarını yerle bir eden bir korsanlık ahlakından, o yöne giden bir ‘başıbozukluktan’ söz ediyorum. Roman işte, kendine böyle bir dünyada yer bulmaya çalışıyor şimdi. Biz de, ayıptır söylemesi, bir ‘Medar-ı Maişet Motoru’ ile yola çıkıyoruz şimdi. Yani yeniden. Ben romanın değilse bile hikâyenin ölümsüzlüğüne ve kendi yelkenini dolduracak rüzgâra sahip olduğuna inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Günün birinde bir ayrım noktasına gelsen, gazetecilik mi, edebiyat mı diye sorsalar hangisini tercih edersin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Hep edebiyattır bu sorunun cevabı. Ama hep!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Gazetecilikten edebiyata geçen Hemingway, gazetecilik yaptığı sıralarda gazetecilik tarzını geliştirmek için boş bir kağıt üzerine birbiriyle alakasız cümleler yazarmış. Romanlarındaki kısa ve basit cümleler bu çabayla oluşmuş. Senin gazeteciliğinin yazarlığına ne tür bir katkısı olmuştur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Bana savrulma hakkını verdi! Nasıl dersen şöyle: Yazının endüstri ile dünya tarihinde daha önce görülmemiş cinsten bir ilişkisi oluştu son yıllarda. Karşılıklı bir kölelik ilişkisi bu. Yazar, çok satmak ile kazandığı şöhret ve göreceli itibar karşılığında ritmik olarak üretmek zorunda. Hatta buna ‘Bandist Roman’ diyebiliriz. Zeki Coşkun ‘para-roman’ diyordu son derece yerinde bir saptamayla. Ben daha ileri gidildiğini düşünüyorum. Bandist üretim tarzıyla roman üretiliyor artık. Bunun da yazardan beklediği bir şey var: Hayata bulaşmamak, savrulmamak. Senden beslenen bir endüstri var, onu beslemek için bir memur kadar öngörülebilir bir hayatın olmak zorunda. Ne üretiyorsan hemen hemen aynısını, ya da sadece ‘piyasayı ürkütmeyecek kadar’ bir sürpriz payıyla üretmeye devam etmek, yapman gereken bu. Yani yazarın ‘Şöyle bir şey yaşadım, artık edebiyatım değişti’ deme hakkı yok. Zamanı da yok zaten. Gemileri yakma hakkı olmayan bir edebiyattan ne çıkar? Vallahi bana sorarsan bir halt çıkmaz! Gazetecilik bana savrulma hakkını verdi. Evsizlik hakkını, göçebelik imkânını. Yıkıp yeniden yapmayı ve yıkılıp yeniden yapılan hayatlara en yakından tanıklık etme imkânını. Kanı, vahşeti, kötülüğü, alçaklığı görmem imkansız olurdu gazetecilik yapmasıydım ve içinde bunlar olmayan edebiyatı da eksik bulurum doğrusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Bazı kitapları okuduktan sonra insan hiç eskisi gibi olmaz. Yazarları, yazar yapan kitapların da bunlar olduğunu söylenir. Ben şu kitaptan yazar oldum diyeceğin kitaplar var mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Kitaptan değil, hayattan oldum ben biraz. Ama 16 yaşındayken okuduğum Zorba’yı asla ve kat’a unutmam. Bir de Suç ve Ceza’yı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: İnsan ilk gençlikte roman kahramanlarına âşık olabiliyor. Senin âşık olduğun bir roman kahramanı var mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Allahtan roman kahramanı gibi adamlar ve kadınlar tanıdım da öyle çok ihtiyacımız olmadı roman kahramanına filan! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Yine Kundera’ya dönecek olursam, “Her roman, okuyucusuna şöyle der: Durumlar senin düşündüğünden karışık” diyor. Senin romanla yapmak istediğin bu karmaşıklığı teşhir etmek mi, yoksa ona bir çözüm mü getirmek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Bu önemli. İkisi de değil. Ama okuyana güven vermek isterim. Zira ‘şezlong romanı’ yazmadım, itiraf edeyim. O yüzden de okuyanda, ‘Yazar beni yaya bırakacak’ demesini hiç istemiyorum. Ne zaman tökezledi, yuvarlandı, bilsin ki ben onu o çukurdan çıkaracağım. Okurken düşecek yani okuyucu, kalkacak fakat. Daha doğrusu beraber kalkacağız. Anlamışsındır herhalde biraz engebeli bir roman yazdım! Zaten benim okurla oynayacak ne enerjim ne de zamanım var. Zira benim anlatacak bir hikâyem var. O hikâyenin de böyle süper zeka numaralara ihtiyacı yok. Ancak trişka hikâyeleri olanlar öyle zeka oyunları oynarlar. Beraber bir maceraya çıkmak, benim derdim budur. Bir güven anlaşması var çünkü okurla aranda. Benim için eşit bir anlaşmadır bu. Evet, ‘durum okurun sandığından karışık’ ama ‘Gel kardeşim,’ derim ben, ‘Bu işin içinden beraber çıkacağız’. Çıkamazsak da beraber batacağız! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Gazeteci, politikanın bunca içinde olan biri olarak çalıştığınız romanın da siyasi bir tarafı olduğunu düşünüyorum, yanılıyor muyum? Eğer yanılmıyorsam siyaset seksi bir konu mu sence?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Politika, seksidir! Kesin ve net olarak. Çok anlatmayayım ama okur görecek ki politika çok seksidir. Ve en iyi flört, politika konuşarak yapılandır! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Politika deyince 12 Eylül yarattığı acının karşılığı olarak hala çok tartışılıyor. Sence Türk edebiyatı 12 Eylül’ü yeterince anlatabildi mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: 12 Eylül’ün edebiyat için yeterince demlenmediğini düşünüyorum. Hatta yeni yeni başlıyor bence anlatılmaya. Zira darbe sadece geleceğe ilişkin bir yılgınlık yaratmadı insanlarda, geçmişe ilişkin de bir tahayyül bitkinliği var. Hatırlama isteksizliğinden, belleksizlikten söz etmiyorum. Sözünü ettiğim 12 Eylül öncesi dönemde edinilmiş, kazanılmış güzel şeyleri tahayyül etme yılgınlığı. Öyle bir yıkılmış ki hatıralar o dönemde güzel bir şeyler olduğunu hayal bile edemiyor insanlar. Bakıyorum mesela şu ‘Bu kalp seni unutur mu?’ dizisine, sinematografik olarak rengi yok dizinin. O dönemin rengini bile hatırlamıyor insanlar demek ki. Rengini, kokusunu, dokunuşunu hatırlamadığın bir dönemle ilgili nasıl yazacaksın? Dur bakalım. Geliyor, ona da sıra geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Nasıl bir ortamda yazarsın. Yalnızken mi, sessizken mi, yoksa havaalanında uçak beklerken bile yazarım diyenlerden misin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Mesele gazetecilikse bu konuda meşhurumdur: Her yerde, her koşulda yazarım. Ama edebiyata gelince, o başka. O zaman neredeyse obsesif kompulsif bir hal alıyorum. Kalem böyle duracak, kağıt burada duracak, perde şöyle duracak vesaire... Bu da iyi. Demek ki edebiyat bende, yaratması gereken korkuyu hala yaratıyor! Yazdığı metinden korkmayan bir yazar olmak istemem hiç. Hani ‘Babam için’ filminde bir sahne vardır. Avukat kadın, yıllar sonra sanığı kurtaracak delili bulmuştur. Ama ‘Ya anlatamazsam’ diye o kadar korkar ki boğazına tıkılır laflar, ağlamasını yutmak için acı çeker. Edebiyat öyle bir korku yaratmalı. Eğer söyleyeceğini doğru söyleyemezsen biri ölecekmiş gibi bir korku. Ki nitekim karakterler bende böyle bir borç duygusu yaratır. Bak o da gazetecilikle ilgili belki. Kürt’ün, yoksulun, kadının, çocuğun derdini doğru anlatamazsam diye kahrolmak gibi bir ahlak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Sevgi Soysal, Tante Rosa’sı için “bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır” diyor. Yeni bir romancı, usta bir yazar ama daha çok kadın olarak “bütün kadınca bilmeyişler” deyince senin aklınıza ne geliyor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: ‘Bilmeyişlerin’ sözcüğünü önemserim. Zira Sevgi Soysal ‘bilemeyiş’ demek isteseydi böyle derdi. Onu dememiş, ‘bilmeyiş’ demiş. Kadınca mıdır değildir, orası ayrı mesele ama ‘bilmeyişlerimin’, işini bilen bir melek gibi beni koruduğunu düşünürüm. İnsanlar arası iktidar ilişkilerini, mülkiyeti ve yerleşiklik duygusunu hala ‘bilmeyişimin’ beni çok yorduğunu ama yazımı hep diri tuttuğuna ikna oldum nihayet. Hakikaten anlamam bu işlerden. Anlayamam. Uzaydan gelmiş gibi neredeyse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Gerçi tamamlamak üzere olduğun romanın ayrıntılarına fazla girmeyelim dedik ama bir romanın doğum sancılarını ilk ve nasıl hissettin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Çok romantik olacak ama hakikaten de Beyrut’ta güneş batıyordu, Hizbullah’ın hakim olduğu Dahye bölgesinden çıkıp deniz kenarına geldim ve bir peçetenin üzerine ilk cümleyi yazdım. Bu duyguyu unutmuştum nicedir. Dünyadan sessizce, gürültü çıkarmadan kopup gitmek, başka bir dünyaya girmek gibi. Sancılı filan olmuyor o, bilâkis, sanki bir ağrın varmış, alışmışsın ve nihayet geçince bir ağrın olduğunu hatırlamışsın gibi. Akvaryumdan denize salınan bir balık gibi... Sancı sonra başlıyor esas. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Ağrı’nın Derinliği isimli kitabının yenilerde cep versiyonu çıktı. İnsanlar Ağrı’nın Derinliği’ni ceplerine koyduklarında aynı zamanda neyi koymuş olacaklar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Kitabı ceplerine koymak için ceplerinden neyi çıkaracaklarını söyleyeyim: Daha önce orada olduğunu bilmedikleri bilgisizliği. Ben insanların o kitabı okuyunca kendilerini daha çok sevdiğini gördüm. Kendi kendilerini bilmeye başlıyor insanlar. Sanırım ceplerine bu girecek ‘Ağrı’nın Derinliği’ ile. Ve bir de tabii daha az para çıkacak ceplerinden! (Gülüyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Yazarlığın bir esnaflığı var mıdır gerçekten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Öfff! Hem nasıl! Zaten bu yüzden tiksindim yazıdan köşe yazarlığı boyunca. Yazının nasıl, kimler üzerinde, hangi ilişkiler için bir ‘akçe’ olarak kullanıldığını gördükçe... Esnaf aldığı malı daha pahalıya satmayı düşünen bir varlıktır. Yazı üzerinden böyle bir hesap yapıldığını görünce... Yazık yani. İçim bulanıyor yemin ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit A.: Son olarak; herkes hikayelerini birine anlatır. Kimi sevdiğine, kimi kendine, kimi kadınlara, kimi erkeklere, kimi Türklere, kimi Kürtlere. Sen hikâyelerini kime anlatmak istiyorsun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece T.: Hep şöyle bir görüntü gelir gözümün önüne yıllardır. Niye bilmiyorum, kızıl saçlı bir çocuk. Arkadan görüyorum bu çocuğu. Ayakları yere değmiyor sandalyede oturunca. Annesinin babasının kütüphanesinden benim kitabımı çıkarmış, ayaklarını sallaya sallaya okuyor. Ne okuduğunu da bilmiyor. Orada okuduğu bir cümleyi yıllar sonra bir kadına, kafası iyiyken söyleyeceğini, o kadının ona öylece âşık olacağını da bilmiyor. O çocuğa yazıyorum ben sanki. Benim kalbimi bilen bir çocuk bu. Kalbimi bir şişeye koyup zamanın okyanusuna bırakıyorum galiba.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1583071038681467546?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1583071038681467546/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1583071038681467546' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1583071038681467546'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1583071038681467546'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/edebiyat-icin-bir-cinayet-isledim.html' title='EDEBİYAT İÇİN BİR CİNAYET İŞLEDİM'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvSEiJ-BVhI/AAAAAAAAAJs/A9kjBMCNNRw/s72-c/CA1_5429.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1652317482630690728</id><published>2009-11-05T09:29:00.003+02:00</published><updated>2009-11-05T09:32:17.629+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARI İÇİN İSTEK ŞARKILAR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvJ_MzMI70I/AAAAAAAAAJk/UM4KFZqecfo/s1600-h/11445_168214721794_739836794_2946287_2479576_n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvJ_MzMI70I/AAAAAAAAAJk/UM4KFZqecfo/s320/11445_168214721794_739836794_2946287_2479576_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400518761046929218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftaki BirGün yazım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel radyoların patladığı yılları yaşayanlar bilir; istek parçalar bir jesttir, kamusal alanda ismin tınlaması, insanın kendini önemli hissetmesidir. Kimi zaman manidardır da istek şarkılar. Öyle ya, çok şeyi basitçe özetleyiverirler. Elimizden tutar, alıp götürür, iyileştirir ya da daha fenalaştırırlar.  &lt;br /&gt;Köşe yazarı dediğimiz insanlar da senin benim gibidir aslında. Herkes gibi bir istek şarkıyla gönülleri olabilir. Her şeyden anladıklarına bakmayın, onların da tökezlediği olur. Ülkemizin geçirdiği şu gerilimli süreçte köşe yazarlarımıza bir jest yapıp, onlara istek şarkılar göndermek geldi içimden. Umarım hoşlarına gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜRT AÇILIMINA KARŞI  ÇIKANLARA: SİL BAŞTAN&lt;br /&gt;Türk ve Kürt halkları  arasındaki sürecin son halini en iyi özetleyen şarkı, Şebnem Ferah’ın Sil Baştan’ı bence. Nakaratında ‘Sil baştan başlamak gerek bazen / Hayatı sıfırlamak / Sil baştan sevmek gerek bazen her şeyi sıfırlamak’ diyen bu şarkıyı önce bazı köşe yazarlarımıza dinletmek gerek. Dinlesinler ki, bu iki halkın karşılıklı olarak çok acı çektiğini ve artık ‘derin sularda inci tanesi arama’larının vakti geldiğini yazabilsinler. Dinlesinler ki, ‘hayatın onlara oyun oynadığını’ anlayabilsinler. Çünkü iki halk da çok yorgun. Sil baştan demenin tam zamanı şimdi. ‘Her ne çıkarsa yolumuza, selam verip’ el ele yürümenin zamanı. Yaşanan acıları unutmak zor biliyorum. Ama bu iki halkın da artık ‘sanki bugün son günmüş gibi dolu dolu yaşamaya’ hakkı var. Köşe yazarları bu şarkıyı dinlerlerse, okurlarına düşmanlığın diliyle değil, barışın diliyle yazarlar belki. Sil baştan demek için onların da bir katkısı olur elbette ki.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SERDAR TURGUT MUHİPLERİ  &lt;br /&gt;CEMİYETİ’NE: HADİ BAKALIM!&lt;br /&gt;Serdar Turgut’un ‘mizah yaptım anlamadınız’ diye içinden sıyrılmaya çalıştığı  yazısından sonra, tepki gösterenler gibi kendisini savunanlar da oldu. Yani o cenahta da bir dayanışma ruhu gelişti. Mizah duygumuzu küçümseyerek işe başladılar. Öyle ki, muhipleri tarafından Serdar Turgut, Türkiye standartlarının üzerinde mizah yapan bir Woody Allen figürüne dönüştürüldü. Onlar için Sezen Aksu’dan Hadi Bakalım’ı isteyesim var. ‘Yerimiz mi dar, yoksa yenimiz mi dar? / Uçurmuş herkes, o da kim oluyor /  sen kimsin / kim bunlar?’ dediği yerden alalım, ‘sen seni bil sen seni / sen sıkı tut çeneni / eline diline hâkim ol’ dediği yere kadar götürelim. Sen kimsin ve dahi siz kimsiniz de Rojin’in zekâsıyla dalga geçiyorsunuz, bizim mizah duygumuzu küçümsüyorsunuz anlamında. &lt;br /&gt;Ve en çok da ‘içlerindeki o aç hevesler’e mukayet olmaları için.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜM YAZARLARA: İNANIN &lt;br /&gt;ÇOCUKLAR!&lt;br /&gt;Serdar Turgut’tu, açılımdı vesaireydi derken arada kaynayan bir diğer konu Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocuklar. Onlar için mücadele eden ‘Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları’ isimli bir sivil inisiyatif var. Çünkü 1991’den bu yana yürürlükte olan TMK’da çocukları koruyucu hükümler yok. Tıpkı yetişkinler gibi sorgulanıyor, yargılanıyor ve hüküm giyiyorlar. Yani TMK’dan yargılandıkları zaman çocuklar çocuktan sayılmıyorlar. 1991’den bu yana 10 binden fazla çocuğun mağduriyeti söz konusu; hiçbir koruyucu hükme tabi tutulmadan 24 yıla kadar cezalar alanlar var aralarında. İşte köşe yazarlarımız bu çocukları artık duysun ve Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları’na destek çıksın diye, onlar için Nazım Hikmet’in Nikbinlik şiirinden bestelenen şarkıyı istiyorum Edip Akbayram’dan: ‘Çocuklar inanın, inanın çocuklar /güzel günler göreceğiz güneşli günler/mKarıncalar bilmeden sever &lt;br /&gt;otorları maviliklere süreceğiz çocuklar!’ desin ki şarkı, köşe yazarları TMK mağduru çocukları hatırlasın ve onlar için yazsınlar. Onca şeyin arasında bir de bu çocukları anlatmak çok mu zor yani?  &lt;br /&gt;İŞİNİZ GÜCÜNÜZ YOK MU YANİ?&lt;br /&gt;Kendimi hiç hariç  tutmadan yazayım, aslında köşe yazarlığını en iyi tarif eden şarkı Nazan Öncel’in ‘İşiniz gücünüz yok mu yani?’ şarkısı. Sanki tamamen köşe yazarlarına yazılmış gibi. Bir kısmını alalım, hak vereceksiniz. Okurlarından köşe yazarlarına gidiyor elbette: ‘Son günlerde halinizi /beğenmiyorum gidişinizi /bahar mı yoksa güneş mi çarptı? /etkinizden tepki şaştı /postu kime serdiğiniz / belli değil zor efendim / Daracık çıkmaz sokaklarınız / ufak tefek taşlarınız / dalgacı gevrek yanlarınız / çekilmiyorsa anlayınız / günahınız çok yaz efendim / işiniz gücünüz yok mu yani? / herkes bu kadar boş mu yani? /bilmem anlatabildim mi?’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete linkinden okumak isterseniz &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1257338661&amp;year=2009&amp;month=11&amp;day=04"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1652317482630690728?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1652317482630690728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1652317482630690728' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1652317482630690728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1652317482630690728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/kose-yazarlari-icin-istek-sarkilar.html' title='KÖŞE YAZARLARI İÇİN İSTEK ŞARKILAR'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SvJ_MzMI70I/AAAAAAAAAJk/UM4KFZqecfo/s72-c/11445_168214721794_739836794_2946287_2479576_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2535587474467461115</id><published>2009-11-01T15:18:00.005+02:00</published><updated>2009-11-01T15:24:28.431+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>SERDAR TURGUT OLAMADIĞIMA ÜZGÜNÜM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Su2L1jt2wqI/AAAAAAAAAJc/QF_sf9vpZsE/s1600-h/1naePye1wEM.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 226px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Su2L1jt2wqI/AAAAAAAAAJc/QF_sf9vpZsE/s320/1naePye1wEM.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399125280523993762" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftaki BirGün yazımın tamamı aşağıda. Gazetenin sayfasındaki linki de onun altında: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Turgut, geçen hafta hayatımda okuduğum en çirkin köşe yazılarından birini yazdı. “PKK teröristi olmadığıma pişmanım” başlıklı bu yazı, mizah dolu yazıları var, aman biraz deli, penisle bozmuş kafayı ama olsun varsın sonuçta ‘zeki’ denilen bir adamın ulaştığı acıklı noktadır. Sırf Kürt ve kadın olduğu için hedef aldığı Rojin’i dağa kaldırmaktan ve seks kölesi haline getirmekten, arada dağdan inip genel yayın yönetmenleri öldürmekten falan söz eden, sözüm ona ironiye yaslanan felaket bir yazı. Yılmaz Özdil’in alenen yaptığı düşmanlığı biraz daha sosa bulandırarak, içine cinsellik falan katarak daha bir yüksek algı eşiğine tahvil etme gayreti.&lt;br /&gt;Yazıdan daha fazla söz açmak istemiyorum, meraklısı bulur okur. Ayrıca Rojin’in Serdar Turgut’a cevabından güzel yazı yazılamayacağı için o konuyu da irdelemiyorum. Öte yandan bir insanın dikkat çekmek için bu kadar çırpınışı gerçekten hüzünlü. Serdar Turgut’un o parıltılı zekâsına her zamanki gibi övgü düzmek üzere kenarda bekleyenler ne diyecek bilmiyorum? Ancak ben de köşe yazarı olma hakkını köşe yazarlarını teşhir etmek için kullanan biri olarak, “Serdar Turgut olamadığıma üzgünüm!” demek istiyorum. Bakın neden?&lt;br /&gt;IRKÇILIK YAPAMADIĞIM İÇİN&lt;br /&gt;Serdar Turgut bir yazısında Amerika uçuşlarından söz eder. Amerika uçuşlarındaki sorunu bağladığı yer ilginçtir: “Basit işlerde zenciler çalıştırıldığı için, bazı zenciler aşağıda ellerinden muzları alınmış şebekler gibi bir oraya bir buraya koşturup duruyorlardı” İnsanları sırf deri renkleri yüzünden “ellerinden muzları alınmış şebekler gibi” diye tanımlayabilme lüksüne sahip olmaktır Serdar Turgut’luk. Eğer Serdar Turgut gibi olsaydım, Serdar Turgut gibileri ayrı bir ırk olarak adlandıracak, onlara karşı savaş çığırtkanlığı yapabilecek bir dil kullanabilirdim. Serdar Turgut olamadığım için bunu yapamıyorum. Çünkü, Serdar Turgut’u, hatta Serdar Ortaç’ı bile önce bir insan olarak gören vicdanımdan kurtulamıyorum.&lt;br /&gt;AÇIKÇA KÜFREDEMEDİĞİM İÇİN&lt;br /&gt;Hrant Dink’in öldürülmesi ve Malatya’daki Zirve Yayınevi baskınlarının ardından Türkiye’de bir hassasiyet oluşmuştu. Benim de aralarında olduğum insanlar bu hassasiyet neticesinde “Hepimiz Ermeniyiz” ve “Hepimiz Hıristiyan’ız” diye bağırma ihtiyacı hissettiler. Farklı olana saygı ve farklılığı yüzünden zarar gören birine destek çıkma hissiyatıyla özetleyebiliriz bunu. Ama bakın Serdar Turgut nasıl yorumluyor? “Benim merakım şu: Ya bir gün bir orospunun çocuğu vahşi şekilde öldürülürse kitleler ne diye bağıracaklar ya da ilkesizlik yapıp bu kez gösteri yapmayacaklar mı ki?” Serdar Turgut olsaydım, onun bizlere etmeye çalıştığı küfrü, bir yolunu bulup Serdar Turgut’a ederdim. Zeki insan canım deyip geçerlerdi hemen. Ama Serdar Turgut değilim ve etmiyorum haliyle.&lt;br /&gt;KAFAMA GÖRE TAKILAMADIĞIM İÇİN&lt;br /&gt;Bir yazısında Türkiye’de bir sermaye grubunun piyasa ekonomisine düzen getirmesinden övgüyle söz edebilir Serdar Turgut. Onlar olmasa ekonomik kriz olurdu diye haklarını teslim edebilir. Bu şaşırtıcı ve yadırganacak bir şey değil elbette. Ama bir süre sonra bir başka yazısında üstüne basa basa Marksist olduğunu vurgulayabilir. Nasılsa anaakım medya içinde kimsenin bunu sorgulamayacağından emindir. Zira o Serdar Turgut’tur. Hal böyle olunca insan Serdar Turgut olup kendini garantiye almaya hem de Marksist olmanın entelektüel konforunu yaşamaya özenebilir. Ben Marksistim demek suretiyle daha önce yazdıkları hiç sorgulanmadan Marksist olabilir kendisi. Yersen.&lt;br /&gt;Gördüğünüz gibi Serdar Turgut olmak epey ‘keyifli’ bir şey Türkiye’de. Ne yaparsanız yapın “çok zeki canım” diye kutsanmanız olası. Zaten kendisi de eski bir yazısında köşe yazarı olmanın altın kurallarından birini “halkı severek yazar olunmaz” diye açıklıyor. O halkı aşağıladıkça, birileri onu alkışlıyor. Serdar Turgut altın kurallarla ilgili yazısında şöyle diyor aynı zamanda: “Yazarlık işinin de bir sonu vardır. İlla da başkalarının size artık yazamadığınızı söylemesini beklemeyin, iyi yazarsanız iyi de bir okuyucu olmalısınız, kendi yazınızı okuduğunda tatmin olmuyorsanız işi noktalamanın zamanı çoktan gelmiş demektir, lüzumsuz ısrara gerek yok.” Bence Serdar Turgut için şimdi tam vakti. Ama Rojin ile ilgili yazısından sonra da yazdıklarından tatmin olmuşsa, ben o tatminin nasıl bir tatmin olduğunu merak ederim? Nasıl bir eksiklikten doğduğuna da takılırım? Aslında istesem Serdar Turgut kadar bile çirkinleşebilirim. Belki de onun gibilerle mücadele etmenin tek yolu budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının gazetedeki linki için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1256728922&amp;day=28&amp;month=10&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının Medyatava yansıması için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=58800"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2535587474467461115?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2535587474467461115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2535587474467461115' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2535587474467461115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2535587474467461115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/11/serdar-turgut-olamadigima-uzgunum.html' title='SERDAR TURGUT OLAMADIĞIMA ÜZGÜNÜM'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Su2L1jt2wqI/AAAAAAAAAJc/QF_sf9vpZsE/s72-c/1naePye1wEM.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1071078959322143997</id><published>2009-10-23T21:55:00.005+03:00</published><updated>2009-10-23T22:02:47.106+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Röportaj'/><title type='text'>TURKISH JOURNAL'A RÖPORTAJ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SuH90Yd5U2I/AAAAAAAAAJU/DOUl3UoHpU4/s1600-h/Picture+6.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 178px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SuH90Yd5U2I/AAAAAAAAAJU/DOUl3UoHpU4/s320/Picture+6.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5395872904929432418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika'daki Türklere yönelik yayın yapan Turkish Journal isimli internet gazetesinden Işıl Öz'e bir röportaj verdim yenice. &lt;br /&gt;Okumak isterseniz &lt;a href="http://www.turkishjournal.com/i.php?newsid=5836"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1071078959322143997?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1071078959322143997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1071078959322143997' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1071078959322143997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1071078959322143997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/10/turkish-journala-roportaj.html' title='TURKISH JOURNAL&apos;A RÖPORTAJ'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SuH90Yd5U2I/AAAAAAAAAJU/DOUl3UoHpU4/s72-c/Picture+6.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-55226883061325644</id><published>2009-10-21T17:54:00.001+03:00</published><updated>2009-10-21T17:56:26.886+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>AHMET HAKAN ‘TUHAF BİR MAHLûK’ MUDUR?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/St8hDYCYDoI/AAAAAAAAAJE/Fe_ADv7Gy_0/s1600-h/tuhafmahluk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/St8hDYCYDoI/AAAAAAAAAJE/Fe_ADv7Gy_0/s320/tuhafmahluk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5395067220488883842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hakan, geçtiğimiz hafta ortaya ‘kalıpları aş da gel’ diye bir laf attı. Kalıpları aşıp gelmesi gereken kişi hakkında belirli bir hedef göstermeden o kendini biliyor tadında takıldı ve ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmindeki ‘şiir ölçülemez’ mesajını, köşe yazarlığına uyarlayıverdi. Anlamsız bir mantık yürütmeyle; şiir ölçülemediği gibi, köşe yazarlığı da ölçülemez gibi bir sonuca vardı. Bu kolaycı sonuca itirazım var. Köşe yazısı da köşe yazarı da pekâlâ ölçülebilir çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ölçülür ve dahi Ahmet Hakan gerçekten tuhaf br mahluk mudur diye merak ediyorsanız, cevabı bugünkü BirGün'de. Okumak için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1256122785&amp;day=21&amp;month=10&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-55226883061325644?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/55226883061325644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=55226883061325644' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/55226883061325644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/55226883061325644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/10/ahmet-hakan-tuhaf-bir-mahluk-mudur.html' title='AHMET HAKAN ‘TUHAF BİR MAHLûK’ MUDUR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/St8hDYCYDoI/AAAAAAAAAJE/Fe_ADv7Gy_0/s72-c/tuhafmahluk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-210638569779481471</id><published>2009-10-14T17:25:00.003+03:00</published><updated>2009-10-14T18:22:59.115+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>EMİN ÇÖLAŞAN NEDEN 'HALKIN YAZARI' OLAMAZ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/StXfpXkMmTI/AAAAAAAAAI8/zJ37qDc0tmU/s1600-h/imperiaflex_0_0_0.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/StXfpXkMmTI/AAAAAAAAAI8/zJ37qDc0tmU/s320/imperiaflex_0_0_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5392462030639503666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Emin Çölaşan salı günü itibariyle Sözcü gazetesinde yeniden düzenli yazmaya başladı. Gazetesi, kendisini "halkın yazarı", "Türkiye'nin en korkusuz yazarı" gibi sıfatlarla tanıtım atağına geçti. Oysa Emin Çölaşan'ın geçmişi hiç de öyle söylemiyor. Bugünkü BirGün yazımda, Emin Çölaşan'ın geçmişinden bir takım örnek olaylarla bu konuyu inceledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı okumak için&lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1255521277&amp;day=14&amp;month=10&amp;year=2009"&gt; tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyatava yansıması için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=58349"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-210638569779481471?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/210638569779481471/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=210638569779481471' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/210638569779481471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/210638569779481471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/10/emin-colasan-neden-halkin-yazari-olmaz.html' title='EMİN ÇÖLAŞAN NEDEN &apos;HALKIN YAZARI&apos; OLAMAZ?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/StXfpXkMmTI/AAAAAAAAAI8/zJ37qDc0tmU/s72-c/imperiaflex_0_0_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3136634656142991315</id><published>2009-10-08T13:57:00.002+03:00</published><updated>2009-10-08T14:01:09.951+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>Köşe yazarlarına 'haber olma' taktikleri</title><content type='html'>Bugün gündemden düşmeye yüz tutan ya da zaten düşmeyi hak eden bir grup köşe yazarına yeniden gündeme gelmeleri için bir kaç PR tavsiyesi verdim BirGün yazımla....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1254915444&amp;year=2009&amp;month=10&amp;day=07"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyatava yansıması için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=58111"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3136634656142991315?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3136634656142991315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3136634656142991315' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3136634656142991315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3136634656142991315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/10/kose-yazarlarna-haber-olma-taktikleri.html' title='Köşe yazarlarına &apos;haber olma&apos; taktikleri'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-927132197478012933</id><published>2009-10-05T11:29:00.003+03:00</published><updated>2009-11-01T15:25:49.123+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>BİR AYAKKABI DA MEDYAYA MI ATMAK GEREK?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Ssmu5fXVteI/AAAAAAAAAI0/t1cQH599-No/s1600-h/birgun-IMF-ayakkabisi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Ssmu5fXVteI/AAAAAAAAAI0/t1cQH599-No/s320/birgun-IMF-ayakkabisi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389030731820676578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Medyanın ve kimi köşe yazarlarının, gazeteden arkadaşımız Selçuk Özbek'in eylemine karşı tepkileri yer yer mide bulandırıcıydı. Normalde çarşambaları yazmama rağmen bu tavrı teşhir etmek için fazladan bir yazı yazdım BirGün'e... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakınız IMF'yi kurtarıcı olarak gören medyamız nasıl küçümsüyor eylemi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1254610006&amp;day=04&amp;month=10&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-927132197478012933?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/927132197478012933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=927132197478012933' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/927132197478012933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/927132197478012933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/10/bir-ayakkabi-da-medyaya-mi-atmak-gerek.html' title='BİR AYAKKABI DA MEDYAYA MI ATMAK GEREK?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Ssmu5fXVteI/AAAAAAAAAI0/t1cQH599-No/s72-c/birgun-IMF-ayakkabisi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2023199880360917466</id><published>2009-09-30T15:52:00.005+03:00</published><updated>2009-10-02T18:53:51.302+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>İSMET BERKAN, KENDİ YAZARLARINI MI UYARIYOR?</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bugün BirGün'ün sitesine ulaşılamıyor. Gazeteyi matbu olarak almamışlar için  bugünkü BirGün  yazımın  tamamını buraya iliştiriyorum&lt;/span&gt;: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Berkan, pazartesi günü “Gazeteciliğin evrensel ilkeleri köşe yazarlarını da kapsar” başlıklı bir yazı yazdı. Özetle; köşe yazarları öyle kafasına göre takılamaz, gazetecilik ilkeleriyle sınırlı olmalıdırlar dedi. İsmet Berkan’a bu konuda sonuna kadar hak verdim. Bununla birlikte; “İsmet Berkan’ın genel yayın yönetmenliği yaptığı Radikal gazetesinde durumlar nicedir, Radikal’in köşe yazarları, genel yayın yönetmenlerinin çizdiği bu sınırın içinde midir?” sorularını sormadan edemedim. Bu konuda hafızamı biraz yoklayınca ilginç sonuçlara ulaştım. İzninizle, Berkan’ın bu haklı çıkışını, Radikal gazetesinden birkaç yazar örneğiyle tartışmak isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;HASAN CELAL GÜZEL&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gazeteciliğin temel ilkelerinden biri şöyle; “Irk, etnisite, cinsiyet, dil, milliyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır.” deniyor gazeteci için. İsmet Berkan da söz konusu yazısında bu ilkenin üzerinde özellikle durmuş. Hasan Celal Güzel’in şu satırları ise sanki bu ilke benim umrumda değil der gibi:  “Bir kısım sapı silik aydın bozuntusunun soykırım iftirasıyla uğraşırken, CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın, Cumhurbaşkanı’na açıkça ırkçı saldırıda bulunmasını anlamak mümkün değildir.” Güzel’in, “sapı silik aydın bozuntusu” tanımına dikkat edin. Bir yandan Canan Arıtman’ı kınarken, bir yandan Arıtman ile aynı kampa düşebilme başarısı Hasan Celal Güzel’in ‘takdire şayan’ mantığını müjdeliyor o ayrı. Ama buradaki “sapı silik” tanımı, gazeteciliğin temel ilkeleriyle ters düşer nitelikte. Bir başka gazetecilik ilkesi; “Gazeteci, intihal (aşırma), iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve mesnetsiz suçlamalardan kesinlikle uzak durur” derken; Hasan Celal Güzel, yazılarında kullandığı “ciğersiz, sapı silik, aydın bozuntusu” gibi tanımlarla hakaretin zirvesine varıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NAMIK KEMAL ZEYBEK&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İsmet Berkan’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı gazetenin, gazetecilik ilkeleriyle çelişkiye düşen bir başka yazarı da Namık Kemal Zeybek. Yukarıda bahsettiğim gazeteciliğin ayrımcılıkla ilgili ilkesi burada da karşımıza çıkıyor. Zeybek’in 11 Nisan 2009 tarihli yazısına bir göz atalım: “Ziya Gökalp, milleti, ‘Dili dilimden, dini dinimden’ diye tanımlamıştır. İşte bizim milliyet anlayışımızın temelleri. Biz bu yüzden maneviyatçı milliyetçileriz.” Yani Zeybek’in Ziya Gökalp’ten alıntıladığına göre; eğer dinsiz yahut başka bir dinin mensubuysanız millet tanımına girmiyorsunuz. “Biz” kavramının içini böyle doldurmuş Namık Kemal Zeybek. Zeybek’in 17 Haziran tarihli bir başka yazısında ise; “Doğrusu 16 yaşımdayken ben de soyumu merak ettim ve araştırdım. Yedi ataya kadar çıktım. Biraz da korkuyordum. ‘Ya Ermeni, Rum falan çıkarsam’ diye. Çıkmadı. Bugün çıksa?.. Hiç fark etmez... Çünkü biliyorum ki millet soy değil; kültür ve bilinç konusudur. Türk kültürü  içinde ve Türklük bilincinde olan Türk’tür. Soyunda hangi başka kültür ve bilinç olsa da…”&lt;br /&gt;Baksanıza; Ermeni ve Rumlara, korkmayın kendinizi Türk hissederseniz soyunuz önemli değil mesajını verme inceliğini bile gösteriyor Zeybek. Peki gazeteciliğin ayrımcılığa karşı ilkesi ne oluyor derseniz, orası meçhul. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;MEHMET ALİ KIŞLAL&lt;/span&gt;I &lt;br /&gt;Gazeteciliğin temel ilkelerinde “Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur.” ifadesi de yer alıyor. Bu ilkedeki  “demokrasi” ifadesine dikkat kesilelim. Askeri darbelerin demokrasiyi kesintiye uğratan süreçler olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Lakin, Mehmet Ali Kışlalı’nın 30 Ocak 2008 tarihli Radikal gazetesindeki “Demokrasi için darbe” yazısı, darbeyi sanki demokrasi sürecinin içindeki bir uygulama gibi değerlendiriyor. Özellikle şu ifadeye dikkatinizi çekmek isterim: “Darbe yapanların amacı artık yavaş yavaş, kendi dikta yönetimlerini kurmak yerine ülkelerine daha düzgün işleyen demokrasiyi getirmek haline gelebiliyor.” Kışlalı, yazının devamında askeri müdahalelerdeki başarısızlığı, darbeyi yapanların haklı gerekçelerini halka anlatamamasına kadar vardırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radikal’in elbette bu ilkelere sıkı sıkıya bağlı köşe yazarları da var. Eleştirimiz topyekün Radikal yazarlarını içermiyor. Ayrıca Radikal gazetesinde buraya sığdıramadığım gazetecilik ilkeleriyle çelişen başka köşe yazarları da olabilir. Ancak bahsini açtığım üçlüye, sırf gazetenin geçmişte belirlenen çizgisine nazaran “radikallik” içerdikleri için göz yumuluyorsa, İsmet Berkan’a genel yayın yönetmenlerinin de bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak isterim (belki de haddim olmayarak). Yazarlarına bu yazıları yazdıkları günlerde bu ilkeleri hatırlatmış mıdır merak ederim ayrıca? Ama Sayın Berkan, yok eğer “ben zaten bu yazıyı asıl kendi yazarlarımı uyarmak için yazdım, onlardan rahatsızım” demeye çalışıyorsa, kendisine sokakta vatandaşla karşılaşan Hasan Celal Güzel mutluluğuyla selam etmek isterim. Ama korkmasın, Hasan Celal Güzel tarzı bir el ense operasyonuna gerek duymuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okura Not: Günlük köşe yazısı tavsiyelerim ve diğer lakırdılar için;&lt;br /&gt;twitter.com/umitalan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2023199880360917466?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2023199880360917466/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2023199880360917466' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2023199880360917466'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2023199880360917466'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/ismet-berkan-kendi-yazarlarini-mi.html' title='İSMET BERKAN, KENDİ YAZARLARINI MI UYARIYOR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8783760276936986802</id><published>2009-09-23T20:19:00.002+03:00</published><updated>2009-09-23T20:23:31.882+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARINA REKLAM ÖNERİLERİ</title><content type='html'>Habertürk’ün Bekir Coşkun reklamlarını izlediniz mi bilmiyorum, ama izlemediyseniz aydınlık günlere uzak düştünüz diye üzülürüm içten içe. Ayvalık – Cunda civarında çekilmiş, tam da Bekir Coşkun okuyucusuna yönelik reklamlar bunlar. Sisteme değil sadece iktidara muhalif, suya sabuna dokunmayan bir yazara yakışan nitelikte işler. Yani Habertürk akıllıca davranıp doğrudan Bekir Coşkun okuyucusuna yönelmiş. Aydınlığa doğru yürümekten, özgürlük şarkılarından, sevdadan acılardan, turnalardan, yunuslardan, yeşil tepelerden bahseden duygusal bir takım reklamlar çekmiş. Bekir Coşkun deniz kenarında ufka doğru dalıyor, göbeğini kaşımayan cinsinden bulmuş olacak ki, kahvede halkla kucaklaşıyor, hatta keman çalıyor vesaire. Alabildiğine bir romantizm. Hani Bekir Coşkun biraz daha genç olsa, medyamızda yenice boşalan “romantik isyankar” koltuğuna oynuyor diyeceğim ama ona da ihtimal yok.&lt;br /&gt;Öte yandan Bekir Coşkun reklamları, bende diğer köşe yazarlarımızın ne eksiği var duygusu da uyandırıyor ve kimi köşe yazarlarına bir takım reklam önerileri akabinde geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Birgün yazımın tamamı ve devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1253661629&amp;year=2009&amp;month=09&amp;day=23"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilgili Medyatava haberi içinse burayı &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=57658"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8783760276936986802?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8783760276936986802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8783760276936986802' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8783760276936986802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8783760276936986802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/kose-yazarlarina-reklam-onerileri.html' title='KÖŞE YAZARLARINA REKLAM ÖNERİLERİ'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-7982280933710372815</id><published>2009-09-23T20:12:00.004+03:00</published><updated>2009-09-23T20:21:17.430+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>SANIK BAHÇELİEVLER'DE, MEDYA NEREDE?</title><content type='html'>Büyük Türk medyası C.G.’nin teslim olması nedeniyle çok gururlu şu günlerde. Kendileri yakalamış kadar mutlular. Ne de olsa cinayetin etinden, suyundan, yününden her şeyinden yararlanıldı. Birbirinin aynısı haberler her gün allanıp pullanıp servis edildi. “Münevver Karabulut cinayetini gündemde tutmak” gibi bir gerekçeyle her şeyi yazmak mübah görüldü. Bunun adı fikri takip koyuldu. Sonunda beklenildiği gibi Türk polisi kahraman ilan edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEDYANIN TEŞHİRCİLİĞİ&lt;br /&gt;Özellikle gazetelerimizin internet sitelerinde haberlere ilişkin hazırlanan foto galeriler, medyanın niyetini açık ediyordu. Canice öldürülmüş bir insanın çarşaf çarşaf fotolarının yayınlanması bu cinayetten ne umulduğunu açıkça gözler önüne seriyordu. “Gündemden düşürmeyeceğiz” bahanesine sığınılarak servis edilen fotoğraflar ve videolar medyamızın şov ihtiyacına ilaç olmuştu. Hiçbirinin yüzü kızarmadı, ne de olsa her gün yarım sayfalık haberleri ve bol bol tıklanma oranları garantiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı günüm olmamasına rağmen, medyanın Münevver Karabulut cinayeti sonrasındaki tavrına yönelik bir değerlendirme yazısı yazdım bugünkü BirGün için. Tamamı ve devamını okumak isterseniz &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1253350561&amp;year=2009&amp;month=09&amp;day=19"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-7982280933710372815?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/7982280933710372815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=7982280933710372815' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7982280933710372815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7982280933710372815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/sanik-bahcelievlerde-medya-nerede.html' title='SANIK BAHÇELİEVLER&apos;DE, MEDYA NEREDE?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8590585270155580153</id><published>2009-09-16T17:18:00.003+03:00</published><updated>2009-09-18T00:01:17.649+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>EKŞİ SÖZLÜK'TEN KAÇ TANE HINCAL ULUÇ ÇIKAR?</title><content type='html'>Hıncal Uluç, geçen hafta Ekşi Sözlük için “Böyle siteler doğru dürüst bir yerde yazma imkanı olmayan ve de böyle şeyleri, yasal kaynaklı yerlerde yazacak cesaretleri olmayan birtakım mastürbatörlerin kendi kendilerine tatmin mekânları..” gibi bir tanım yaptı. Bu tanımını araştırmadan yazdığı yanlış bir bilgiyle destekleyerek bir gazeteci olarak da çuvalladı. Hıncal Uluç'a bugünkü BirGün yazımda hem Ekşi Sözlük'ü anlattım, hem de Ekşi Sözlük'ten nefret etmesinin sebebinin biraz da kendisine benzemesi olduğunu söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak istersiniz, &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1253101122&amp;day=16&amp;month=09&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili Medyatava haberini de buradan &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=57481"&gt;okuyabilirsiniz&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8590585270155580153?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8590585270155580153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8590585270155580153' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8590585270155580153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8590585270155580153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/eksi-sozlukten-kac-tane-hincal-uluc.html' title='EKŞİ SÖZLÜK&apos;TEN KAÇ TANE HINCAL ULUÇ ÇIKAR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2369616319745047449</id><published>2009-09-10T16:37:00.004+03:00</published><updated>2009-09-18T00:01:39.121+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>BEKİR COŞKUN'A RAĞMEN BEKİR COŞKUN'UN YANINDA DURMAK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SqkBk53-vnI/AAAAAAAAAIs/xcpiHJ5zL6c/s1600-h/bekir-coskun2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 250px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SqkBk53-vnI/AAAAAAAAAIs/xcpiHJ5zL6c/s320/bekir-coskun2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379832963393306226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazı günüm olmamasına rağmen dün acilen Bekir Coşkun'un Hürriyet'ten ayrılışıyla ilgili yazı istediler Birgün'den. Baskıya 1 saat kala bir yazı kotardım, ama çok acele yazdığım için bazı cümle kuruluş hataları var. Okursanız lütfen görmezden gelin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1252574353&amp;day=10&amp;month=09&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2369616319745047449?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2369616319745047449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2369616319745047449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2369616319745047449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2369616319745047449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/bekir-coskuna-ragmen-bekir-coskunun.html' title='BEKİR COŞKUN&apos;A RAĞMEN BEKİR COŞKUN&apos;UN YANINDA DURMAK'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SqkBk53-vnI/AAAAAAAAAIs/xcpiHJ5zL6c/s72-c/bekir-coskun2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1891940624634602941</id><published>2009-09-09T14:54:00.002+03:00</published><updated>2009-09-11T01:19:40.610+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>HANGİ KÖŞE YAZARI, NEREYE GİTMELİ?</title><content type='html'>Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın umre ziyareti, ‘güzide’ medyamızın suyu oksijeni oldu. Gündem sıkıntısı çekilen ramazan ayına ilaç gibi geldi. Bu ziyaret ve yankıları, ‘köşe yazarı artık sadece köşe yazarı değildir’ döneminin pik noktalarından sayılabilir. Bundan sonra ana akım medyada farklı yazarlardan bu tarz ilginç çıkışları sık sık göreceğiz. Karşısı ötesi berisi demeden hemen hemen hiçbiri yoksul mahallelere gitmeyecek elbette. Arada şaşırıp giden olursa büyük bir gazetecilik olayı gerçekleştirmiş olmayacak pek tabii ki. Diyecekler ki, yoksulluğu sen keşfetmedin ki?&lt;br /&gt;Şimdi umreye gitmenin yeni bir yankı doğurmayacağı açık. Umreye giden gider elbette, ama artık hepsi Özkök–Hakan ikilisinin takipçisi gibi kalacak. O yüzden bazı köşe yazarlarımıza farklı gezi ve gündeme gelme planları gerek şimdi. Bir kaçına gidecek yer önermek geldi içimden naçizane.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Birgün yazımın tamamı ve devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1252492952&amp;day=09&amp;month=09&amp;year=2009"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1891940624634602941?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1891940624634602941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1891940624634602941' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1891940624634602941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1891940624634602941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/hangi-kose-yazari-nereye-gitmeli.html' title='HANGİ KÖŞE YAZARI, NEREYE GİTMELİ?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8149409132381335394</id><published>2009-09-02T22:34:00.006+03:00</published><updated>2009-09-11T01:17:56.049+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARI GELECEKTE NE İŞ YAPAR?</title><content type='html'>Sıkça tekrarlandı. Ama yine de kısa bir girizgâh yapalım: Facebook’tu, bloglardı, Twitter’dı derken köşe yazarlığının geleceği hayli karanlık görünüyor. Malumunuz herkes biraz köşe yazarı artık. Mail gruplarda yaşanan kavgaların taraflarından tutun, Facebook’ta “status” dediğimiz hal tercümesi başlıklarının ve videolarının altında birbirine girenlere kadar çoğu internet kullanıcısı biraz polemikçi köşe yazarı tavrı içinde. Nice köşe yazarına taş çıkartacak bloggerlar da cabacı. Hal böyleyken bunca köşe yazarının arasından sıyrılmak o kadar zorlaştı ki, tek başına yazı yazmak yeterli gelmiyor. Niyet sorgulanmaz ama, pekâlâ sessizce gidivermek varken âlâyı vâlâ ile umreye gitmeler falan bu aradan sıyrılma çabasının hezeyanları gibi duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, diyelim ki, köşe yazarlığı  böyle ağır ağır meçhule gitmek yerine aniden son buluverse, bir sabah uyandığımızda köşelere fidan dikildiğini görüversek, “tasfiye nedeniyle kapalıyız” yazsa cornerlerda… O zaman köşecilerimiz ne yapar dersiniz? Her zamanki gibi bir kaç şanslı köşe yazarımız üzerinden biraz tahmin yürütelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Birgün&lt;/span&gt; yazımın tamamı ve devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1251883459&amp;day=02&amp;month=09year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Medyatava&lt;/span&gt; ise yazının Şamil Tayyar boyutunu öne çıkarmış ilgili haber için &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=57025"&gt;burayı tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8149409132381335394?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8149409132381335394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8149409132381335394' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8149409132381335394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8149409132381335394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/09/kose-yazarlari-gelecekte-ne-is-yapar.html' title='KÖŞE YAZARLARI GELECEKTE NE İŞ YAPAR?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-6619912404381915087</id><published>2009-08-26T13:24:00.006+03:00</published><updated>2009-08-26T15:00:29.412+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>KÖŞE YAZARLARI ROMAN KAHRAMANI OLSAYDI...</title><content type='html'>Cengiz Semercioğlu, pazartesi günkü yazısında hep düşündüğüm bir şeyin altını  çizdi. Yazarların gazetede yayımlanmış yazılarını toplayıp kitap olarak basmasını okuyucuya saygısızlık olarak ele aldı. Zaten internette öylece duran yazıların sansasyonel bir isim ve şık bir kapakla basılması bana da biraz kurnazlık gibi gelmiştir hep. Ama ne yapalım ki, talebi olanın arzı da her zaman olacaktır. Alanın ve satanın razı olduğu bu durumda bize bir şey demek düşmez pek.&lt;br /&gt;Diğer yandan, köşe yazıları değil de, yazarları kitap olabilir aslında. “Hayatımı yazsam roman olurdu” makamında bir Cengiz Kurtoğlu duyarlılığından değil de, mevcut roman kahramanları üzerinden işlemek istedim bu konuyu. Kimi romanlar ve karakterleri tam da köşe yazarlarımızla örtüşebilir belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi Uluengin, Oray Eğin, Yılmaz Özdil ve Hasan Bülent Kahraman'ı birer roman karakteri olarak değerlendirdiğim bugünkü &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Birgün&lt;/span&gt; yazımın devamı ve tamamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;news_code=1251281160&amp;day=26&amp;month=08&amp;year=2009"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilgili &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Medyatava&lt;/span&gt; haberi içinse burayı &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=56812"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-6619912404381915087?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/6619912404381915087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=6619912404381915087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6619912404381915087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/6619912404381915087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/08/kose-yazarlari-roman-kahramani-olsaydi.html' title='KÖŞE YAZARLARI ROMAN KAHRAMANI OLSAYDI...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-7590851941452781846</id><published>2009-08-19T14:09:00.008+03:00</published><updated>2009-08-20T17:52:21.898+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>AÇIL KÖŞE YAZARIM AÇIL</title><content type='html'>Malum, bu sene iyi açılım yaptı. Siyasetçisinden ikoncanına açıl açıl bitmeyen günler yaşıyoruz. Açılımla yatıyor, açılımla kalkıyor, açılımları tartışıyoruz. İçlerinde 'Kürt Açılımı' gibi, barışa dair umut barındıranları da yok değil ama, genellikle bu açılımlardan hayal kırıklığıyla ayrılan taraf bizim gibi faniler oluyor. Deniz tarafındaki kaleyi hep açılım masalıyla bizi uyutanlar seçiyor olacak ki, kendi kendilerine açılıp hızla sıvışıveriyorlar. Her neyse, bu köşenin meselesi, açılımları değil köşe yazarlarını tartışmak. Peki açılımlar üzerine habire yazan köşe yazarlarının da bazı açılımlara ihtiyacı yok mu sizce? Bence var ve bu yüzden biraz akıl yürüttüm kendimce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Birgün yazımın devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;day=19&amp;month=08&amp;year=2009&amp;action=catlist"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yazıyla igili Medyatava haberi içinse burayı &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=56567"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-7590851941452781846?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/7590851941452781846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=7590851941452781846' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7590851941452781846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7590851941452781846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/08/acl-kose-yazarm-acl.html' title='AÇIL KÖŞE YAZARIM AÇIL'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1771462803782351011</id><published>2009-08-12T17:10:00.006+03:00</published><updated>2009-08-20T17:52:50.468+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>EKREM DUMANLI ÖNCE KENDİNİ TASFİYE ETSİN</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SoLOPHtywYI/AAAAAAAAAIk/2ZgxK6NNP_o/s1600-h/ekrem_dumanli.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 168px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SoLOPHtywYI/AAAAAAAAAIk/2ZgxK6NNP_o/s320/ekrem_dumanli.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369080464943530370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, geçtiğimiz pazartesi günü Tasfiye edilecek gazete(ci)ler listesi başlıklı bir köşe yazısı yazdı. Türkiye’nin ‘en tarafsız, en ilkeli, en bağımsız gazetesini’ yönettiği için olacak herkese gazetecilik dersleri vermeyi de ihmal etmedi. Bu tasfiyeyi toplumun yapacağını söyledi ve şaşıranları Allah’a havale etti. Türkiye’nin en çok satan gazetesini hiçbir cemaat desteği, toplu abonelik falan almadan, ileri gazetecilik teknikleriyle büyüten bu yüce insanı dinlemeyeceğiz de kimi dinleyeceğiz zaten? Ama önce tasfiye listesine gazetesinden örneklerle biraz katkıda bulunalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün gazetesindeki yazımın tamamı ve devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;day=12&amp;month=08&amp;year=2009&amp;action=catlist"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1771462803782351011?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1771462803782351011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1771462803782351011' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1771462803782351011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1771462803782351011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/08/ekrem-dumanli-once-kendini-tasfiye.html' title='EKREM DUMANLI ÖNCE KENDİNİ TASFİYE ETSİN'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SoLOPHtywYI/AAAAAAAAAIk/2ZgxK6NNP_o/s72-c/ekrem_dumanli.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4201488134771968648</id><published>2009-08-05T15:11:00.003+03:00</published><updated>2009-08-20T17:53:14.332+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>HINCAL ULUÇ'A NASIL HAK VERDİM?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Snl5ClyfW_I/AAAAAAAAAIc/-GfClUuD-bg/s1600-h/hincal.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Snl5ClyfW_I/AAAAAAAAAIc/-GfClUuD-bg/s320/hincal.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366453516399238130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3G teknolojisinin yüzü suyu hürmetine geçen hafta çok acayip bir şey oldu. Köşe yazarlarımız aniden gazeteciliği tartışmaya başladılar. İnanır mısınız, aslen gazeteci olduğunu hatırlayanlar bile oldu. Mehmet Barlas’a hitaben “Bana 3G değil bir G ver Mehmet, gazeteciliğin G’sini ver yeter” demesi nedeniyle hayatımda ilk kez Hıncal Uluç’a hak vermek durumunda kaldım. Senelerdir köşesini nafile şeylerle doldurmasını, hemen hemen her konuda bir uzman edasıyla ahkam kesmesini, hatta akıllara zarar megalomanlığını bile unuttum. Hıncal Abi sevgisiyle doluverdim aniden. O anda nerede görsem ışık hızıyla zapladığım kahkahasına bile dakikalarca katlanabilirdim. Çünkü çok doğru bir laf etmişti. Gazeteciliğin çeyrek G’sinin bile kalmadığı yerde, 3G’den nasıl söz edebilirdik ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftaki Birgün yazımın devamı için &lt;a href="http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1249468313&amp;year=2009&amp;month=08&amp;day=05"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4201488134771968648?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4201488134771968648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4201488134771968648' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4201488134771968648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4201488134771968648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/08/hincal-uluca-nasil-hak-verdim.html' title='HINCAL ULUÇ&apos;A NASIL HAK VERDİM?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/Snl5ClyfW_I/AAAAAAAAAIc/-GfClUuD-bg/s72-c/hincal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3589243180229371007</id><published>2009-07-29T13:29:00.006+03:00</published><updated>2009-08-20T17:53:31.362+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>BİR BUGS BUNNY OLARAK ERTUĞRUL ÖZKÖK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnAof4NYHmI/AAAAAAAAAHk/CqgXe-HtyW8/s1600-h/bugs-bunny-forever1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnAof4NYHmI/AAAAAAAAAHk/CqgXe-HtyW8/s320/bugs-bunny-forever1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5363831684327808610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Birgün'de yayınlanan yazım Ertuğrul Özkök'ün demode olma sancıları ve Reha Muhtar örneği üzerinden tüccar köşe yazarlığının yeni boyutuna yer veriyor. Özkök, günün birinde tavşan kardeş kostümü giyerek çalışma arkadaşlarına veda edeceğini açıklamış. Hazır tavşan kardeşe kadar gittin, Bugs Bunny daha çok yakışır demek istedim ben de. Haftaya görüşmek dileğiyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı okumak için &lt;a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1248859912&amp;day=29&amp;month=07&amp;year=2009&amp;action=catlist"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyla ilgili &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Medyatava&lt;/span&gt; da bir haber yapmış, onu okumak içinse &lt;a href="http://www.medyatava.com/haber.asp?id=55873"&gt;burayı tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3589243180229371007?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3589243180229371007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3589243180229371007' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3589243180229371007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3589243180229371007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/07/bir-bugs-bunny-olarak-ertugrul-ozkok.html' title='BİR BUGS BUNNY OLARAK ERTUĞRUL ÖZKÖK'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnAof4NYHmI/AAAAAAAAAHk/CqgXe-HtyW8/s72-c/bugs-bunny-forever1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1756136677764005451</id><published>2009-07-22T10:25:00.014+03:00</published><updated>2009-08-20T17:53:47.819+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Birgün Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Köşe Vuruşu'/><title type='text'>Bugünden itibaren çarşambaları Birgün'de...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnlDgv9kQ1I/AAAAAAAAAIU/FQKzyHi2754/s1600-h/umit-alan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 276px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnlDgv9kQ1I/AAAAAAAAAIU/FQKzyHi2754/s320/umit-alan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366394660898227026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zamandır aklımda tıpkı 20'lerin başında yaptığım gibi düzenli bir şeyler yazıp disipline olmak vardı. Yaklaşık 10 yıl önce düzenli olarak yapabildiğim bir şeyi bugün neden yapamıyorum diye söyleniyordum. Eskişehir'in yerel gazeteleri İki Eylül ve Sakarya'da başlayan oradan Radikal İki 'ye sıçrayan, muhtelif dergiler ve internet sitelerinde süren yoğun bir dönem geçirmiştim. Sonra iş hayatı hırgür, İstanbul'da tutunma derken yazıyı iyice boşladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış uykusundan geçtiğimiz yıl Özgür Mumcu ve arkadaşlarının bana yeniden yazılar yazdıran sitesi Yeni Söz sayesinde uyandım. Seçim dönemi, kış takvimi, işlerin yoğunluğuyla oraları da boşlamıştım son zamanlarda. İlyas Başsoy ve Selami İnce'nin "neden yazmıyorsun?" şeklindeki telkinleri ikinci bir kez silkinip uykudan uyanmamı sağladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden itibaren her çarşamba Birgün gazetesinde "Köşe Vuruşu" isimli bir köşeyi kotarmaya çalışacağım. Köşeye bir konsept belirleyerek evrenimi daralttım. Medyada yazılan köşe yazıları üzerine naçizane mizah ve eleştiri yapmayı düşünüyorum. Yani medya eleştirisinin sadece köşe yazılarına odaklanmış şekli şeklinde. Üslubum ve konseptim haşa kendimi çok önemsemeden yol üzerinde ortaya çıkacak. Bakalım. Önümüzdeki maçlara bakacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1248262698&amp;year=2009&amp;month=07&amp;day=22"&gt;İlk yazı için tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1756136677764005451?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1756136677764005451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1756136677764005451' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1756136677764005451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1756136677764005451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/07/bugunden-itibaren-carsambalar-birgunde.html' title='Bugünden itibaren çarşambaları Birgün&apos;de...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SnlDgv9kQ1I/AAAAAAAAAIU/FQKzyHi2754/s72-c/umit-alan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1049068084182207037</id><published>2009-05-30T12:20:00.004+03:00</published><updated>2009-05-30T12:27:37.254+03:00</updated><title type='text'>Ergenekon Davası üzerinden zihniyet polisliği yapmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SiD6MN5GLII/AAAAAAAAAHM/vKRYzQjFI14/s1600-h/fft17_mf249592.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 207px; height: 254px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SiD6MN5GLII/AAAAAAAAAHM/vKRYzQjFI14/s320/fft17_mf249592.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341544245855923330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon Davası toplumdaki kutuplaşmayı iyice derinleştirdi. Ne yazık ki, her iki taraftan kimi aydınlar da taraf değil taraftar olmuş durumda. Bir taraf "Ergenekon diye bir şey yok" gibi son derece tehlikeli bir söylemle ortaya çıkarken, diğer taraf Ergenekon'u eleştirilemeyecek kadar kusursuz bir noktaya çekmeye çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davanın başından beri takip ettiğim yazarlar içinde öyle ya da böyle taraftar kisvesine bürünmeyenler de var. Bunların belki de en net olanı Ahmet İnsel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet İnsel'in Mayıs 2009 tarihli Birikim'deki yazısı davanın seyrini ve geldiği noktayı gayet akil bir şekilde ortaya koyuyor. Bu yazıyı ve bu yazıya ilişkin bir röportajı aşağıda linkleriyle paylaşmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&amp;dsid=372&amp;dyid=5543&amp;yazi=Ergenekon%20Davas%FD%20%DCzerinden%20Zihniyet%20Polisli%F0i%20Yapmak"&gt;Yazı için tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&amp;KategoriID=24&amp;ArticleID=1098580&amp;Date=25.05.2009&amp;b=Yarginin%20isi%20zihniyet%20polisligi%20degil&amp;ver=90"&gt;Röportaj için tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1049068084182207037?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1049068084182207037/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1049068084182207037' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1049068084182207037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1049068084182207037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/05/ergenekon-davas-uzerinden-zihniyet.html' title='Ergenekon Davası üzerinden zihniyet polisliği yapmak'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SiD6MN5GLII/AAAAAAAAAHM/vKRYzQjFI14/s72-c/fft17_mf249592.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3674765970286045039</id><published>2009-01-06T14:25:00.004+02:00</published><updated>2009-01-06T17:49:32.601+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arundathi Roy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edward Said'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gazze'/><title type='text'>Bugün yeni bir söz söylemek mümkün mü?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SWNQE5G9nGI/AAAAAAAAAG8/3eV7CYWP3AY/s1600-h/25.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 224px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SWNQE5G9nGI/AAAAAAAAAG8/3eV7CYWP3AY/s320/25.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5288158432442817634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gazze'de olanlar malum. Kanla, tozla, toprakla gözün gözü görmediği, bombalarla dünyanın sesinin bastırıldığı bu ortamda insan sesini nasıl duyurabilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta sonu yapılan eylemler savaşları durdurur mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi soruların cevabını Ortadoğu'nun onuru, çağının vicdanı Edward Said'ten aldığım cesaret ve aktivist yazar Arundathi Roy'un rehberliğinde yanıtlamaya çalıştığım yeni yazım, her zamanki gibi Yeni Söz'de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak isterseniz &lt;a href="http://www.yenisoz.net/yazi.asp?yazi_id=163"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3674765970286045039?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3674765970286045039/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3674765970286045039' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3674765970286045039'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3674765970286045039'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2009/01/bugn-yeni-bir-sz-sylemek-mmkn-m.html' title='Bugün yeni bir söz söylemek mümkün mü?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IgM8faV-twQ/SWNQE5G9nGI/AAAAAAAAAG8/3eV7CYWP3AY/s72-c/25.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4591424600738376897</id><published>2008-12-05T17:47:00.001+02:00</published><updated>2008-12-05T17:50:03.459+02:00</updated><title type='text'>Ben toy bir mehtap / kelimeler birer varsayım</title><content type='html'>Mazhar Alanson'un "Yalnızlar Garı" parçası benim için her açıdan efsanedir. Eskidir, bir şiir kadar titiz sözleri vardır, müzik bu sözlerle bütünleşir vesaire. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, Yalnızlar Garı'nın bu ilk versiyonu değil de, yakın zamanlarda yapılan yeni düzenlemesi dolaşıyor piyasada. Bir iş vesilesiyle Mazhar Alanson ile tanıştığımda kendisinden bu orijinal kaydı istemiş, "Valla bende de yok, bulursan bana da göndersene" cevabını almıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte her nasılsa bu orijinal versiyona internettte bir videoda rastladım. Paylaşmayı görev bilirim. Tüm bayramlar, aradıklarımızı bulmamıza vesile olsun... Şarkıdan ilhamla, farkına varalım aile çay bahçelerinin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;videoyu izlemek için &lt;a href="http://www.alkislarlayasiyorum.com/?sayfa=356a192b7913b04c54574d18c28d46e6395428ab&amp;icerikno=f36faaea52d439d72e3d43304400787ea5208758"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ümit&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4591424600738376897?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4591424600738376897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4591424600738376897' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4591424600738376897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4591424600738376897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/12/ben-toy-bir-mehtap-kelimeler-birer.html' title='Ben toy bir mehtap / kelimeler birer varsayım'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-7349339372755915920</id><published>2008-12-03T09:59:00.002+02:00</published><updated>2008-12-03T13:26:01.124+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yoksulluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='örgütlenme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sermaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='işsizlik'/><title type='text'>Sermayenin Kurban Bayramı erken başladı.</title><content type='html'>Bugünlerde siyasette açılım üzerine açılım var. Kimi çarşaflıya, kimi Aleviye, kimi Sünniye açılıyor. Onlar açıla dursun en büyük açılımı sermaye yaptı bile; işçilerini onar yüzer kurban ederek bu yıl bayramı erken getirdi. Bu bayram öyle bitecek gibi de değil. Buna karşılık muhalefetin tavrı ve solun bu konjonktürde yapması gerekenlerle ilgili naçizane yorumlarım "Sermayenin Kurban Bayramı Açılımı" başlıklı yeni yazımda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Söz'deki bu yazıyı okumak istersiniz&lt;a href="http://www.yenisoz.net/yazi.asp?yazi_id=159"&gt; tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-7349339372755915920?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/7349339372755915920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=7349339372755915920' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7349339372755915920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/7349339372755915920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/12/sermayenin-kurban-bayram-erken-balad.html' title='Sermayenin Kurban Bayramı erken başladı.'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1454676278447829311</id><published>2008-11-17T12:47:00.003+02:00</published><updated>2008-12-03T13:27:03.508+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='toplumsal paranoya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mustafa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mustafa Kemal Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Can Dündar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='belgesel'/><title type='text'>Mustafa uslu bir çocuk olsaydı...</title><content type='html'>Biliyorum, Can Dündar'in Mustafa belgeseliyle ilgili tartışmalar kabak tadı verdi. Kopartılan yaygara normalde sinemada izlemeyeceğim bir çalışmayı, izlememe sebep oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmin ettiğim gibi tartışmalar,toplumsal paranoyalarımızla ilgiliydi. Ama dahası da vardı. Bu konuyu, yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için etraflıca yorumlamaya çalıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa uslu bir çocuk olsaydı... başlıklı son yazım için &lt;a href="http://www.yenisoz.net/yazi.asp?yazi_id=154"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1454676278447829311?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1454676278447829311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1454676278447829311' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1454676278447829311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1454676278447829311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/11/mustafa-uslu-bir-ocuk-olsayd.html' title='Mustafa uslu bir çocuk olsaydı...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4148748176843911417</id><published>2008-10-29T00:19:00.004+02:00</published><updated>2008-12-03T13:27:40.313+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='üçüncü köprü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istanbul'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='üçüncü köprü yerine yaşam platformu'/><title type='text'>Köprüler yaptırdım "rant"ın yemeye!</title><content type='html'>Üçüncü köprü, bir çözümden ziyade, “bir cinayet teşebbüsü” olarak duruyor yine karşımızda. Son İstanbul'lar, yani boğazın son sahil kasabaları tehdit altında. Üstelik üçüncü köprünün çözüm olmayacağı bal gibi ortadayken. Konuyla ilgili son yazım Yeni Söz'de... &lt;br /&gt;Okumak isterseniz &lt;a href="http://www.yenisoz.net/yazi.asp?yazi_id=149"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4148748176843911417?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4148748176843911417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4148748176843911417' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4148748176843911417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4148748176843911417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/10/kprler-yaptrdm-rantn-yemeye.html' title='Köprüler yaptırdım &quot;rant&quot;ın yemeye!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2579209392570143962</id><published>2008-10-05T14:55:00.001+03:00</published><updated>2008-12-03T13:28:14.731+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taşlanmış kota boykot'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kot taşlama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İşçi Ölümleri'/><title type='text'>İnsan, insanlığa yakışanı giymeli</title><content type='html'>Kot taşlama işçilerinin dramı arada bir gündeme gelir. Sonra unutulur gider. Biz bitti sansak da vitrinlerde ya da üstümüzde o kotları görmeye devam ettikçe insanlar ölmeye devam edecek. "Bu kadar basit mi ölüm?" diye soracak olursanız, evet o kadar basit. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konunun ayrıntıları, bununla ilgili neler yapılabileceği ve bugüne kadar yaşananları yorumladığım, Yeni Söz'de yayınlanan "İnsan, insanlığa yakışanı giymeli" başlıklı yeni yazım için &lt;a href="http://www.yenisoz.net/yazi.asp?yazi_id=141"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2579209392570143962?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2579209392570143962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2579209392570143962' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2579209392570143962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2579209392570143962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/10/insan-insanla-yakan-giymeli.html' title='İnsan, insanlığa yakışanı giymeli'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-9220632380334511843</id><published>2008-08-11T20:33:00.003+03:00</published><updated>2008-08-11T21:05:23.118+03:00</updated><title type='text'>Tuzla bir kez daha...</title><content type='html'>Tuzla için ilk kez içim cız ettiğinde "Gemilerde kıyım var!" diye bir şey yazmıştım Yeni Söz'e... Çabucak eskimesini dilediğim Yeni bir sözdü bu benim için. Sonra Tuzla'da ölümlerin bitmediğini görünce, hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bile bile bir yazı daha yazdım. İnsanlığın Tuzla buz olduğu "an" olsa olsa bu andır dedim. Artık ben de yazsam, benden çok çok daha fazla okunan bir başkası da yazsa faydası yok. Tuzla'daki dramı herkes öğrendi. Artık öğrenip de izleme sürecine girdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün 4 kişinin ölüm, 12 kişinin yaralanma haberi geldi. Artık iş tamamıyla insanlık suçu halini aldı. "Ölümün olduğu yerde daha ciddi hiçbir şey yok" Buna rağmen tersaneler çalışmaya, insanlar ölmeye devam ediyor. Başından bu yana işçiden, emekçiden yana düşmanca bir tavır takınan hükümet hiçbir şey yapmıyor. Artık bir toplu grevin zamanı geldi de geçiyor. Yazı yazmaktan ziyade bunun için bir şeyler yapmak lazım. Ama ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-9220632380334511843?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/9220632380334511843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=9220632380334511843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/9220632380334511843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/9220632380334511843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/08/tuzla-bir-kez-daha.html' title='Tuzla bir kez daha...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-2713147665713354166</id><published>2008-07-28T12:52:00.002+03:00</published><updated>2008-07-28T12:57:03.176+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Radikal Yazıları'/><title type='text'>Bir zamanlar Radikal'de</title><content type='html'>2002 yılında Radikal gazetesinin eki Radikal İki'de yayınlanan yazılarım için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&amp;haberno=461"&gt;Kimse Barıştan Söz Etmiyor&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&amp;haberno=638"&gt;Cafe'slenen bir Eskişehir'e Bakış&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&amp;haberno=962"&gt;Asıl kurban kim?&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-2713147665713354166?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/2713147665713354166/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=2713147665713354166' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2713147665713354166'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/2713147665713354166'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/bir-zamanlar-radikalde.html' title='Bir zamanlar Radikal&apos;de'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8435888044700460536</id><published>2008-07-28T12:30:00.003+03:00</published><updated>2008-07-28T13:58:06.870+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Darbe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ergenekon Operasyonu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ufuk Uras'/><title type='text'>Ya Darbe Dünlükleri?</title><content type='html'>Ya Darbe Dünlükleri?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Temmuz 2008 tarihinde &lt;a href="http://www.yenisoz.net"&gt;Yeni Söz&lt;/a&gt;'de (http://www.yenisoz.net) yayınlanan yazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bazen insanı söylemeye zorluyor. Susmak istese de söylemeye mecbur kalıyor insan. Roland Barthes bu durumu; “Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” diye özetlemişti. Ancak bunun da ötesine geçtik biz. Eğer Ergenekon operasyonu karşısında yeterince coşkuya kapılmazsanız “darbeci” olarak addedilmeniz olası. Oysa, yaşananları okumak için o kadar erken ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Arada kaldım tam arada&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Söylesem tesiri yok. Sussam gönlüm razı değil” diyen Fuzuli’yi ters köşeye yatıracak bir süreç bu. Söyleseniz etiketleniyorsunuz. Sussanız da etiketleniyorsunuz. Coşkulu bir şekilde AKP’nin açtığı demokrasi mücadelesinin arkasında sıralanmanız veya Ergenekon diye bir şey yoktur demeniz lazım. Bu da Susam Sokağı’nın çocuk beyinlerimize zerk ettiği; “Arada kaldım tam arada / birisi bu yöne iter muhahaha / diğeri öbür yöne muhaahaha / sıkıştırıp dururlar ta ki ben düzelinceye kadar” şarkısını hatırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Bu yol demokrasiye mi gidiyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kayıtsız şartsız darbe karşıtı olarak bilinen kesim bile AKP’nin tavrı yüzünden ikiye bölünmüşse, durup bir düşünmek lazım. AKP’nin Ergenekon sürecindeki tavrının yol açtığı bu durumu, biraz daha ince görmek lazım. Nuray Mert, gerek Radikal gazetesindeki yazıları, gerekse Milliyet’e verdiği röportajda konuya daha mutedil yaklaşanlardan. Ergenekon diye bir şeyin varlığını inkar etmemekle birlikte, bu bizim arkasında sıralanacağımız demokrasi mücadelesi olamaz diyor ve kuşkularını sıralıyor. Buradan; “Memlekette bunca ‘darbeci’ varken, demokratlarla, demokrasi söylemi ile uğraşmanın zamanı mı diyebilirsiniz? Evet, tam zamanı. Zira, darbeciliği sorgulamak kolay, hele de bu kadar suçüstü yakalanmışlarken. Bu noktada, diğerleri ile ‘yürünecek yol var mı ve/veya o yol nereye gider?’ sorusunu sormazsak kendimizi yaban illerde bulmamız kaçınılmaz.” Noktasına varıyor. Çünkü AKP, Ergenekon ile açtığı yolun samimiyeti konusunda pek çok kişinin kafasında soru işaretleri oluşturmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ergenekon neyle sınırlı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Birikim dergisinin web sayfasında yayınlanan bir yazısında Yetvart Danzikyan, bir gazeteci titizliğiyle pek çok bulguyu sıralıyor. Sonra konuyu şöyle bağlıyor: &lt;br /&gt;“AKP hükümeti, tüm gücünü kendisine yönelik bir komployu ortaya çıkarmaya hasretmiştir. Soruşturmanın daha derinlere inmesini beklememek gerekir. Daha derinlere derken şunu kastediyoruz: Kabaca 1980’lerin başlarından bu yana bilhassa Güneydoğu’da işlenen fail-i meçhul cinayetlerin başını çektiği devletin kirli işlerinin ortaya çıkarıldığı, sorumlularının yargı önüne çıkarılıp hesap verebildiği bir soruşturma. Bunu yapmaya AKP’nin çeşitli sebeplerle gücü yoktur. AKP’nin buna niyeti de yoktur. AKP kadrolarının böyle bir meselesi yoktur. AKP tabanının böyle bir derdi yoktur. Şemdinli vakası bunun en iyi örneğidir. Mevcut komuta kademesi bu olayda AKP Hükümeti’nin gideceği sınırı çizmiş, Hükümet de bu sınırı şevkle benimsemiştir. Dolayısıyla soruşturmanın gideceği yer, herhalde şu “Hükümet aleyhinde komplo” ile sınırlı kalacak gibi görünüyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Turnusol kağıdı gibi bir gelişme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İşte tüm bunlar yaşanırken turnusol kağıdı gibi bir gelişme oluverdi. ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul milletvekili Ufuk Uras, DTP milletvekilleriyle birlikte darbeler için bir Meclis Araştırması teklifi verdi. Teklif, sadece AKP iktidarında yaşanan demokrasi dışı girişimleri değil, geçmişe doğru tüm demokrasi dışı girişimleri ele alıyor. Milliyet’in haberine göre AKP, bu girişime destek vermiyor. Hatta Bülent Arınç’ın şöyle bir açıklaması var: “İktidar ‘Bunlar benim meselemdir, çoğunluğum var. İhtiyaç hissedersem Meclis araştırmasına konu etmeden kendi imkanlarımla konuyu inceler, gerekirse çözerim’ diyebilir.” Bu, zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın “Memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz.” demesi gibi bir şey. Biraz da Ergenekon ile başlattıklarını iddia ettikleri “demokrasi mücadelesinin” samimi olmadığının bir işareti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufuk Uras’ın gerek bu araştırma teklifi, gerekse 12 Eylül’ün sorumlularını yargılamayı engelleyen Anayasa’nın 15. Maddesinin kaldırılması isteği, AKP’nin bu süreçteki samimiyet sınavının sorularıdır. Görülen o ki, AKP bu konularda çamura yatacak gibidir. AKP, eğer yalnızca “darbe günlükleri”ne değil, “dünlüklerine” de el atarsa samimi bir demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyebiliriz. Yoksa yaşananlar beş yıldır dönüp dolaşıp geldiğimiz yere, AKP’nin “kendine demokrasi”sine döner. Bundan, AKP dahil hiç kimse kazançlı çıkmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Temmuz 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8435888044700460536?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8435888044700460536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8435888044700460536' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8435888044700460536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8435888044700460536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/ya-darbe-dnlkleri_28.html' title='Ya Darbe Dünlükleri?'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-5636191148374124243</id><published>2008-07-28T12:28:00.001+03:00</published><updated>2008-07-28T13:59:05.519+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tuzla Tersanaleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İşçi Ölümleri'/><title type='text'>İnsanlığın Tuzla buz olduğu an!</title><content type='html'>26 Mayıs'tan bu yana Yeni Söz (http://www.yenisoz.net)'de yayında olan son yazım aşağıda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir insanın, diğerini ilk kez öldürdüğü andır o an. Belki de birinin öldürülmesine sessiz kaldığı ilk an. Bazen bunun da ötesine geçebilir ama insan. Sessiz kalmak bile erdemken tutamaz kendini. "Tersanelerdeki ölümler, MİT'lik, polislik" deyivererek tüm suçu ölenlere ve onların arkadaşlarına yükleyebilir. Buradan derin bir komplo teorisi çıkartabilir. Çünkü bu iddiayı ortaya atan da bilir ki, komplo teorisyenliği milli sporumuzdur bizim. Her zaman prim yapar. İnanmayan kadar, inanan da çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dickens bile anlamaz!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir andır ki, Zor Zamanlar’ı 150 küsur yıl önce yazmış Charles Dickens'ın bile muhayyilesi almaz. İnsanlık Tuzla'da buz olmuştur artık. Ne küresel ısınma ısıtabilir artık onu, ne de tersanelerden yurdumuza akan sıcak para. "Tersanecilikte dünyanın yükselen yıldızlarından biri olduğumuzu" övüne övüne söyleyecektir yine birileri. Başkaları taleplere yetişemediğimizi mağrur bir haberin konusu yapacaktır. İşçilik ve hayatlar bu kadar ucuz olunca yükselecektir elbette tersanecilik. "En az üç çocuk doğurun" diye Türkiye'yi Çin kadar uzak olmayan bir ucuz işgücü devi yapmayı kafasına koymuştur ne de olsa başka birileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sermayenin söz söyleme Hürriyet'i&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "muhteşem" iddiayı ortaya atan kişi eski bir AKP milletvekili ve Tuzla'daki Desan Tersanesi'nin sahibi Cengiz Kaptanoğlu. Bu iddiayı manşete taşıyıp ona ciddiyet kazandıran ise Hürriyet Gazetesi. Bugünlerde Hürriyet şudur, budur gibi reklamlarla 60. yılını ala-yı vala ile kutlayan büyük gazete, son tahlilde sermayeden taraf olma geleneğini bozmuyor elbette. Öyleyse; "Hürriyet biraz da sermayedir, sermayenin söz söyleme Hürriyet'idir" deme hakkımız olmalı bizim de.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Ölümleri taşere etmek...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzla'daki iş kazaları ve ölümlerin nedeniyle ilgili olarak tüm bilirkişi ve komisyonların ortak görüşü taşeron sisteminin acizliği ve acımasızlığı. Bu sitede daha önce yazdığım "Gemilerde Kıyım Var" başlıklı yazıda taşeron sistemini emek örgütlenmesini parçalayan bir sistem olarak ele almıştım. Elbette emek örgütlenmesini parçalamasından öte, eğitimsiz, ucuz işgücü kullanma, iş güvenliği tedbirlerinin maliyetinden kaçınma gibi sonuçları da var bunun. Ama polisiye bir olay, MİT'lik bir iş diyerek geçiştirmek en kolayı. Nasılsa hukuk önünde asıl tersane sahipleri değil taşeronlar sorumlu. Nasılsa sözlerinizi büyük bir ciddiyetle manşete taşıyacak birileri illa ki bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Devletimiz tüm yaralara tuz basacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs'ta işçilere Taksim'i bile reva görmeyen hükümetin Başbakanı, 1 Mayıs'ın hemen ardından Tuzla Tersaneler Bölgesi'ndeydi. Bu AKP'nin alışageldiğimiz taşra kurnazlıklarından biriydi. 1 Mayıs'taki tepkileri göğüste yumuşatmak adına yapılmış "dostlar alışverişte görsün" ziyaretiydi. Zaten ziyaret sırasında Başbakan ile işçi ölümlerini konuşmak isteyen Limter-İş sendikalılar da apar topar gözaltına alınıvermişti hatırlarsanız. Ziyaretin ardından herhangi bir önlem alınmayıp ölümlerin sürüyor olması gösteriyor ki, başbakanın ziyareti Tuzla'daki "yaraya tuz basmaktan" başka bir şey değilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İşçiler rakam olur, gülümse...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzla'da işçiler rakam olmaya devam ediyor. Son beş yılda... Son altı ayda... vesaire diye diye kahredici istatistikler önümüze diziliyor. Son dönemde oluşan kamuoyu, devleti bir takım önlemler almaya zorlasa da, bu önlemlerin göstermelik olduğu açık. Taşeron sistemini kaldırmaktan kimse söz etmiyor örneğin. Ama "Tuzla'daki ölümler, MİT'lik, polislik" diyen bir Tersane sahibi hemen ciddiye alınıveriyor. Çünkü burası işçisine, emekçisine zerre değer vermeyenlerin ülkesi. Kemal Burkay'ın sonradan Sezen Aksu'nun bestelediği "Gülümse" şiirinde şarkıya giremeyen bir dize vardır. "İşçiler iyi çalışsın gülümse" der Burkay. Artık bırakın iyi çalışmayı; ölmeseler, öldürülmeseler, rakam olmasalar bile gülümseyeceğiz. Bu "zor zamanları", ancak sendikal hareketi güçlendirerek atlatacağız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-5636191148374124243?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/5636191148374124243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=5636191148374124243' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5636191148374124243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/5636191148374124243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/insanln-tuzla-buz-olduu_28.html' title='İnsanlığın Tuzla buz olduğu an!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-8539613422113634807</id><published>2008-07-28T12:24:00.001+03:00</published><updated>2008-07-28T13:59:34.837+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çocuk İşçiler'/><title type='text'>Çocuklar inanın, inanın çocuklar!</title><content type='html'>3 Mayıs 2008 tarihinde &lt;a href="http://www.yenisoz.net"&gt;Yeni Söz&lt;/a&gt;'de yayınlanan yazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yıllar, yüzyıllar geçse de bazı sözler hep yeni kalır. Onları unutup yeni bir söz söylemenin imkanı yoktur. Nazım Hikmet’in “Nikbinlik” şiirindeki “hani şimdi bizim soframıza / haftada bir et gelir / ve / çocuklarımız işten eve / sapsarı iskelet gelir” dizesi gibi mesela. Nazım Hikmet’in bu sözleri kâğıda düşürmesinin üzerinden 78 yıl geçse de değişen bir şey yok. Sözler hala yeni, hala boğaz düğümlüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Günde 14 saat çalışın çocuklar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta 1 Mayıs tartışmaları, Vakit gazetesi yazarının bir çocuğu taciz ettiği iddiaları arasında küçük bir haber çıktı birkaç gazetede. Haber, İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Çocuk İşçiler Çalışma Grubu’nun 23 Nisan nedeniyle yaptığı anketin sonuçlarıyla ilgiliydi. Buna göre çocuk ve genç işçilerimizin %62’si günde 14 saat çalışıyordu. Geriye kalan %38’inin de durumu hiç parlak değildi. 24 saatlerini çalıştıkları atölyede geçiren, şehir dışındaki aileleri tarafından kiralananları vardı. Yarısından fazlası sigortalı değildi ve sağlık kontrolünden geçirilmiyordu. %79’unun ailesi yoksulluk sınırında, geriye kalan %21’i onun da altındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Devlet için de çalışın çocuklar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk işçilik gerçeği ülkemiz için yeni bir mesele değil. Bu gerçeği son iktidara bağlamak insafsızlık olur. Ama bu olgu öylesine kanıksanmış ki, çocukların tarım işçiliği nedeniyle okula geç başlamasına bile kimse ses etmiyor. Hatta geçtiğimiz yıl Şanlıurfa Ceylanpınar Tarım İşletmeleri Geliştirme Merkezi'nde –ki bir devlet kurumudur-kamyonla taşınırken ölenlerin 9'unun çocuk olduğunu ve bu çocukların günlük olarak çalıştığını hatırlarsak, bu konuda devletin ne denli sorumluluğu olduğunu daha iyi anlarız. Devletin sorumluluğunun denetimsizliğin de ötesinde suça dâhil olmayı bile içerebildiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Basına malzeme olun çocuklar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük medyamız, Vakit gazetesi yazarının bir kız çocuğu taciz ettiği iddiasını biraz da rövanşist duygularla çarşaf çarşaf yayınlarken, bir gün de olsa çocuk işçilerle ilgili gerçeği aynı şiddetle manşete taşımadı. Ne de olsa “İslamcı” diye nitelenen basın da benzer bir durumda aynısını yapacaktı. Örneklerini her iki tarafta da sık sık gördüğümüz üzere katil “ dindar olmayıp rakı içecekti” veya “imam hatipli çıkacaktı.” Haber dilinin ideolojisi yine bu ülkenin gerçeklerinin önüne geçecekti. Yine o öyle bir ideolojiydi ki, 1 Mayıs olaylarını bile Ergenekon terör örgütüne bağlayabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İnanın çocuklar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk işçiler konusunda durum bu. Hatırlayacak olursak Nazım Hikmet söz konusu şiirini tüm olumsuzlukları sıraladıktan sonra “inanın güzel günler göreceğiz çocuklar” diye bitirir. Tam da şimdi o dizedeki “inanın” sözcüğüne dikkat kesilmek gerek. Oradaki inancın neye dönüştüğünü görmek gerek. Zira bugünlerde birileri yine çocuklara “inanmayı” telkin ediyor. Cemaat yurtlarına veya sadaka sistemine gir ve kurtul diyor. Bu sisteme dâhil olmazsan aç kalırsın diye ekliyor. Allah Sağlık Para Afiyet Versin Amin (ASPAVA)’den ibaret sosyal güvenlik politikası, en çok çocukları etkiliyor. Onlara, sahip çıkacak sol bir iktidar, muhalefet veya bağımsız sol bir hareket olmayınca çocuklar ister istemez kendilerine “inanmayı” telkin edenlere gidiyor. Çocuklar inanıyor, inanıyor çocuklar, güzel günlere cennette ulaşacaklar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-8539613422113634807?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/8539613422113634807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=8539613422113634807' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8539613422113634807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/8539613422113634807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/ocuklar-inann-inann-ocuklar.html' title='Çocuklar inanın, inanın çocuklar!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-144329356940565851</id><published>2008-07-28T12:18:00.001+03:00</published><updated>2008-07-28T14:00:04.947+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyal Güvenlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AKP'/><title type='text'>AKP'nin Sosyal Güvenlik Politikası: ASPAVA</title><content type='html'>3 Nisan 2008 tarihinde &lt;a href="http://www.yenisoz.net"&gt;Yeni Söz&lt;/a&gt;'de&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Nisan’da çalışanlar alanlardaydı, daha da yoğun bir katılımla 6 Nisan’da da öyle olacaklar. Emeklilik yaşının yükseltilmesine, emekli maaşlarının düşürülmesine, sağlık hakkının kısıtlanmasına, sağlık ve eğitim hizmetlerinin özelleştirmesine hayır diyecekler. Hükümetin bazı maddeleri rötuşlayarak sağladığı uzlaşma ilüzyonunu kırmaya çalışacaklar. Dili ve amacı sorunlu olan ve geniş halk kitlelerinde somut bir açılım uyandırmayan Cumhuriyet Mitinglerindense, emekçilerin uyanışını hızlandıracak ve AKP’yi asıl yıpratacak şey olan bu mitingleri fazlasıyla önemsemek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Allah Sağlık Para Afiyet Versin Amin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASPAVA’yı çoğu kişi bilir. Kimilerine göre Allah Sağlık Para Aşk Versin Amin, kimilerine göre ise Aşk’ın yerine afiyet veren bir kısaltma. Ümit Deniz’in1950’lerde ünlü olan polisiye romanlarındaki Murat Davman karakterinin repliğinden gelen bu kısaltma, genellikle kebapçı ya da bakkal ismi olarak kullanıldığı için aşk kısmının zamanla afiyete dönüşmesi şaşırtıcı değil. Üstelik bu haliyle AKP’nin politikalarına da uyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Neden ASPAVA?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara geldiğinden bu yana istikrarlı bir şekilde neo-liberal politikaları dayatan AKP’nin bu tavrına istikrar diyenler oldu. İstikrar ilüzyonu kimi çevrelerde öyle kabul gördü ki, AKP’nin seçim kampanyasının bile kilit lafı oldu. Peki bu istikrarın sonuçları ne olacaktı? Bu istikrarın sonuçları işte yavaş yavaş etkisini gösteriyor; AKP’nin gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Sosyal devleti hızla budayan AKP’nin bunun yerine koyduğu şey; ASPAVA oldu. Bu neo-liberalizmin bize özgü bir sunumuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Devletten bekleme Allah verir!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saf neo-liberalizmi dünyanın hiçbiryerinde bir formüle bağlamadan sunamazsınız. Türkiye’deki formül İslamcılık. Sosyal devletin yerine sadaka sisteminin konulması da bunun bir sonucu. Sağlığı ve parayı devletten beklemeyin, Allah verir demeye geliyor bu. Allah verir beklentisi de “sadaka” boyutlarında kimi dernek ve kuruluşlarca sağlanıyor. Bu dernek ve kuruluşların nasıl finanse edildiği aşikar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AB’de sessiz Türk-İş de!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye çalışma haklarıyla ilgili olarak AB standartlarının çok çok gerisinde. Buna karşılık AB ihale yasası ya da kapatma davasında gösterdiği hassasiyeti Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısında göstermiş değil. Diğer yandan Türk-İş de ne meydanlarda ne de aktif mücadelenin içinde görülebiliyor. Anlaşılan onlar da bu sessizlikle ASPAVA’yı onaylıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçisi, kamu çalışanı, esnafı, çiftçisi, emeklisi, yaşlısı, genci, ev kadını, öğrencisi 6 Nisan 2008 Pazar günü saat 14:00’te Kadıköy’de mitingte olacaklar. Bu miting ve benzerleri hem AKP’yi gerçekçi bir yerden yıpratmak, hem de bu yazının ana fikri olan ASPAVA’yı kırmak için büyük fırsat olacak. Diyorum ki, hazır Hatırla Sevgili dizisiyle bir şeyler yalan yanlış da olsa hatırlanmışken, kapatma davasıyla değişen gündemi yeniden lehimize çevirme fırsatı doğmuşken meydanlara çıkmak gerek. Meydanlar yeni bir dil kurmak, yeni sözler söylemek için en doğru yerler. AKP’yi zayıflatacak gerçekler ancak oralarda meydana çıkabilir. O halde bize dayatılan ASPAVA’yı AKP Sadaka Politikanla Ahımızı Vahımızı Alırsın’a çevirmek, taleplerimizi meydanlarda haykırmak gerek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-144329356940565851?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/144329356940565851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=144329356940565851' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/144329356940565851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/144329356940565851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/akpnin-sosyal-gvenlik-politikas-aspava.html' title='AKP&apos;nin Sosyal Güvenlik Politikası: ASPAVA'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-3840054880387760350</id><published>2008-07-28T12:12:00.000+03:00</published><updated>2008-07-28T12:23:07.534+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tuzla Tersanaleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tuzla'/><title type='text'>Gemilerde kıyım var!</title><content type='html'>27 Mart 2008'de &lt;a href="http://www.yenisoz.net"&gt;Yeni Söz&lt;/a&gt;'de yayınlanan yazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Günlük yevmiyem 35 lira. Yaptığım iş taşlama; kaynakların üzerinden saçakları alıyoruz. Sabah 8’de başlıyorum işe, akşam 5’te normal mesayim bitiyor. Yemeğe gidiyorum. Gece saat 10’da bir daha mesaiye başlıyorum, sabah 6’ya kadar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Yıldız (Tersane İşçisi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki sözleri Express dergisinin arka kapağından okuduğumda “kapatma davası” tartışmaları çoktan başlamıştı. Tuzla Tersaneleri’nde yaşanan dram, birkaç basmakalıp açıklamayla gündemden çekilivermişti. Hatta aynı zamanda tersane sahibi bir aileye mensup MHP Milletvekili Durmuşali Torlak, tersanelerdeki işçi ölümlerinin Japonya ile aynı olduğunu, Malezya’dan Tavyan’dan, Çin’den daha düşük olduğunu bir böbürlenme meselesi bile yapmıştı. Müjdeler olsun ki, işçi ölümleri liginde iyi bir pozisyondaydık. Hoş, bu istatistiki verinin hayali olduğu da iddia edildi. Ama olsundu, nasılsa bu meclis kürsüsünden söylenen ilk yalan olmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebren ve hile ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde “cebren ve hile ile aziz vatanın bütün tersanelerine girilmiş” olabileceğini bir ihtimal olarak sıralar. “Millet Fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir” diye de belirtir. Sadece son yedi ayda 18 kişi ölse de, şükürler olsun ki, tersanelerimizde durum bu halde değil. Zira yabancı sermayenin olmadığı bir sektörle karşı karşıyayız. Kazaların sebebi olarak gösterecek bir yabancı yok. Ancak milletin fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olduğu açık. Tersanelerimizde cebren ve hile ile bir oyunun sürdüğünü de rahatlıkla görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir oyun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzla’daki tersanelerde asıl işin yerini almış taşeronluk sistemi, emek örgütlenmesini parçalayan bir faktör. Üretimin %95’ini gerçekleştiren taşeron işçilerinin sendikası LİMTER-İŞ çalışma bakanlığı tarafından “yetkisiz sendika” ilan edilmiş. Buna karşılık küçük orandaki kadrolu işçilerin üye olduğu DOK Gemi-İş ise yetkili sendika. Yetkili sendika DOK Gemi-İş’in, iş kazalarıyla ilgili hiçbir eylem ve açıklamasının olmaması da rengini belli ediyor zaten. Bu da şu anlama geliyor; kadrolu işçiler yaşamın da kadrolu üyeleri, ama ölümleri birilerine taşere edebiliriz pekâlâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye babaları Recep diye ağlaşır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının konusu, elbette kapatma davası değil. Tam aksine davanın değiştirdiği gündemin bir eleştirisi. Dolayısıyla kapatma davasının bir yorumunu yapmayacağım. Ancak dava AKP’nin imdadına öyle bir zamanda yetişti ki, Ne 14 Mart’taki iş durdurma eylemi, ne çalışan kesimlerin uyanışı, ne de ekonomik kriz beklentisi konuşulmaz oldu. Bir kesim demokrasi muhafızı kesilip “Recep” diye ağlaşırken, diğer bir kesim AKP’den kurtulmanın onu kapattırmaktan geçtiğine inanacak kadar çaresiz. Özgür Mumcu’nun belirttiği gibi bu memlekette bir iş daha karakolda bitiyor. Zaten türkümüz de “Hani benim Recebim, recebim sarı lira vereceğim, almazsan karakola gideceğim” diye bitiyor. Sarı liraları birileri alsa da, karakolda dayağı yiyen yine tersane işçileri oluyor. Limter İş Başkanı Cem Dinç, yine Express dergisinde “grev günü yaklaşık 200 kişiydik, polis direkt saldırdı, 15 arkadaşımız yaralandı” diye bu savımızı destekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne talihsiz işçim var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türküdeki gemilerde talim olsa da, bizim gemilerimizde kıyım var. Hem de öyle gizli saklı değil, göz göre göre yaşanıyor. Arada bir nasılsa gündeme geliyor. Ama hemen onu örtecek yeni bir gündem beliriveriyor. Onun için türkünün aksine bizim Recebimiz talihli. Ya bir kapatma davası, ya bir Kuzey Irak seferi onun imdadına yetişiverir. Recep diye ağlaşacak birileri illa ki, bulunur. Günde 17 saat çalışıp 35 lira yevmiyeyle her an ölümle burun buruna olan İşçi Ahmet’e ağlayan ise zor bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-3840054880387760350?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/3840054880387760350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=3840054880387760350' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3840054880387760350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/3840054880387760350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/gemilerde-kym-var.html' title='Gemilerde kıyım var!'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-1291037113388054612</id><published>2008-07-28T12:10:00.000+03:00</published><updated>2008-07-28T12:31:52.571+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Söz Yazıları'/><title type='text'>Yalnızız, yeni bir dil olacak yalnızlığımız</title><content type='html'>23 Şubat 2008'den itibaren &lt;a href="http://www.yenisoz.net"&gt;Yeni Söz&lt;/a&gt;'de yayınlanan yazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biliyorsun bizim her türlü yalnızlığımız &lt;br /&gt;Yeni bir dil olacak yarın.” Edip Cansever&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yeni bir söz söylerken kendini yalnız hisseder ilkin. Hele ki, söz kalabalıkların aksineyse iyice umutsuzluğa düşer. Aslında bu umutsuzlukta söz gümüşse sükut altındır diyen atasözünün aksine altını değil, gümüşü tercih etmenin soyluluğu vardır. Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir diyen Dranas’la da, “ancak söylenmemiş aşklar aşktır” diyen William Blake’le de ayrı düşmenin ağırlığı vardır. Bazen aşk da sözler de söylenmelidir. Şimdi “dağılmış pazar yerlerine benzerken memleket” bir sözle, belki de sadece “domates, biber, patlıcan” demekle bile insanların dönüp bakmasının sağlanacağını anlama zamanıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok bağıranın haklı sayıldığı dünyada iki sözün arasında kalmaksa en kötüsüdür. Hiçbir söze kendini ait hissetmemek yani. Tıpkı bizim şimdi durduğumuz yer gibi. &lt;br /&gt;Endişelenmeyin, moda olduğu üzere ‘kaç kişi” olduğumuzu soracak değilim. Çünkü biliyorum ki azız, yalnızız. Ama girişte alıntıladığım Edip Cansever dizesinde olduğu gibi yeni bir dil olabilir yalnızlığımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı? &lt;br /&gt;Oğuz Atay, günlüğünün bir yerinde bizim trajedimize dair şunları yazıyor; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. birkaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar. Psikolojik yönü boşlukta kalıyor bu meselenin. İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, 'muhalafet yapmak sanıyorlar. yapanlar bile, 'muhalafet yaptıklarını sanıyorlar bir bakıma.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalafet sadece olanı anlatmak mıdır?&lt;br /&gt;Bana kalırsa Oğuz Atay’ın paragrafındaki en vurucu cümle “insanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak olduğunu sanıyorlar, yapanlar bile muhalefet yapmak sanıyorlar bir bakıma” cümlesi. Yeni sözü eskisinden ayıran belki de bu olmalı. Kötü yaşantıyı dile getirmekten fazlası. Kalabalıklarla konuşulacak dilin ne olacağının tartışması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık şunu öğrendik ki, bu siyaset biçimiyle, mevcut dille bir şeyler yapmak olanaksız. İnsanlar aç yatarken, tersanelerde ölürken, dersanelerde sürünürken, yoksulken, evsizken, güvencesizken onlara içi boş sözlerle gitmenin fayda etmediğini hep birlikte gördük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağdan da soldan da saysan aynı! &lt;br /&gt;Başörtülü bir kadını meydana çıkarıp başını açtırarak kaç kişi olduğunu sınamanın aynı topluluğu sürekli içtima etmek olduğunu biz biliyoruz. Ya o kalabalığın içinde sadece yeni bir söz olduğunu bilmeden duranlar. Ya da tam tersi sırf bir aidiyet ihtiyacıyla ülkü ocağına yahut tarikat sohbetine giren çocuklar. Sözümüzü onlarla paylaşmanın yolu var mıdır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni sözler için yeni bir dil&lt;br /&gt;Buradan bakıldığında Yeni Söz hızlandırılmış bir dil kursu olmalı. Evet aradığımız şey yeni bir söz… Düşündüğümüz şeyleri rafine etmenin vakti şimdi. Ama yeni bir söz için yeni bir dil lazım… Bu da bizim yalnızlığımızda saklı. Yalnızlığımızı çoğalta, çoğalta paylaşmakta saklı. Sıkılmadan, gücenmeden, küçümsemeden sözlerimizi her yerde dillendirmekte saklı. Venezuella’da makarna paketinin üzerine bile devrimi anlatan güçlü sözler yazdıracak inançta saklı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir internet kullanıcısı olarak ben Yeni Söz’ü tüm bu travmatik hallere karşılık durup sakince ve her şeye rağmen sözünü söyleyen bir yer olarak gördüm. Çünkü; sükut altınsa bile yastığın altındaki altının kimseye faydası yok. Varsın gümüş olsun sözümüz ama her yerde dillensin, harcansın, ama yeter ki, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa geçsin, çoğalsın. Çünkü yalnızlığımızdan başka hiçbir silahımız yok bizim, ondan bir dil yaratmamız lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;"Biliyorsun bizim her türlü yalnızlığımız &lt;br /&gt;Yeni bir dil olacak yarın.” Edip Cansever&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yeni bir söz söylerken kendini yalnız hisseder ilkin. Hele ki, söz kalabalıkların aksineyse iyice umutsuzluğa düşer. Aslında bu umutsuzlukta söz gümüşse sükut altındır diyen atasözünün aksine altını değil, gümüşü tercih etmenin soyluluğu vardır. Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir diyen Dranas’la da, “ancak söylenmemiş aşklar aşktır” diyen William Blake’le de ayrı düşmenin ağırlığı vardır. Bazen aşk da sözler de söylenmelidir. Şimdi “dağılmış pazar yerlerine benzerken memleket” bir sözle, belki de sadece “domates, biber, patlıcan” demekle bile insanların dönüp bakmasının sağlanacağını anlama zamanıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok bağıranın haklı sayıldığı dünyada iki sözün arasında kalmaksa en kötüsüdür. Hiçbir söze kendini ait hissetmemek yani. Tıpkı bizim şimdi durduğumuz yer gibi. &lt;br /&gt;Endişelenmeyin, moda olduğu üzere ‘kaç kişi” olduğumuzu soracak değilim. Çünkü biliyorum ki azız, yalnızız. Ama girişte alıntıladığım Edip Cansever dizesinde olduğu gibi yeni bir dil olabilir yalnızlığımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı? &lt;br /&gt;Oğuz Atay, günlüğünün bir yerinde bizim trajedimize dair şunları yazıyor; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. birkaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar. Psikolojik yönü boşlukta kalıyor bu meselenin. İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, 'muhalafet yapmak sanıyorlar. yapanlar bile, 'muhalafet yaptıklarını sanıyorlar bir bakıma.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalafet sadece olanı anlatmak mıdır?&lt;br /&gt;Bana kalırsa Oğuz Atay’ın paragrafındaki en vurucu cümle “insanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak olduğunu sanıyorlar, yapanlar bile muhalefet yapmak sanıyorlar bir bakıma” cümlesi. Yeni sözü eskisinden ayıran belki de bu olmalı. Kötü yaşantıyı dile getirmekten fazlası. Kalabalıklarla konuşulacak dilin ne olacağının tartışması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık şunu öğrendik ki, bu siyaset biçimiyle, mevcut dille bir şeyler yapmak olanaksız. İnsanlar aç yatarken, tersanelerde ölürken, dersanelerde sürünürken, yoksulken, evsizken, güvencesizken onlara içi boş sözlerle gitmenin fayda etmediğini hep birlikte gördük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağdan da soldan da saysan aynı! &lt;br /&gt;Başörtülü bir kadını meydana çıkarıp başını açtırarak kaç kişi olduğunu sınamanın aynı topluluğu sürekli içtima etmek olduğunu biz biliyoruz. Ya o kalabalığın içinde sadece yeni bir söz olduğunu bilmeden duranlar. Ya da tam tersi sırf bir aidiyet ihtiyacıyla ülkü ocağına yahut tarikat sohbetine giren çocuklar. Sözümüzü onlarla paylaşmanın yolu var mıdır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni sözler için yeni bir dil&lt;br /&gt;Buradan bakıldığında Yeni Söz hızlandırılmış bir dil kursu olmalı. Evet aradığımız şey yeni bir söz… Düşündüğümüz şeyleri rafine etmenin vakti şimdi. Ama yeni bir söz için yeni bir dil lazım… Bu da bizim yalnızlığımızda saklı. Yalnızlığımızı çoğalta, çoğalta paylaşmakta saklı. Sıkılmadan, gücenmeden, küçümsemeden sözlerimizi her yerde dillendirmekte saklı. Venezuella’da makarna paketinin üzerine bile devrimi anlatan güçlü sözler yazdıracak inançta saklı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir internet kullanıcısı olarak ben Yeni Söz’ü tüm bu travmatik hallere karşılık durup sakince ve her şeye rağmen sözünü söyleyen bir yer olarak gördüm. Çünkü; sükut altınsa bile yastığın altındaki altının kimseye faydası yok. Varsın gümüş olsun sözümüz ama her yerde dillensin, harcansın, ama yeter ki, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa geçsin, çoğalsın. Çünkü yalnızlığımızdan başka hiçbir silahımız yok bizim, ondan bir dil yaratmamız lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-1291037113388054612?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/1291037113388054612/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=1291037113388054612' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1291037113388054612'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/1291037113388054612'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/07/yalnzz-yeni-bir-dil-olacak-yalnzlmz.html' title='Yalnızız, yeni bir dil olacak yalnızlığımız'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32885453.post-4597062271751389375</id><published>2008-06-03T18:37:00.000+03:00</published><updated>2008-06-03T19:07:35.149+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='S'/><title type='text'>Yakında...</title><content type='html'>Çeşitli mecralarda yayınlanan yazılarım ve yeni çalışmalarım çok yakında burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu notu ne büyük tesadüf ki, Nazım Hikmet'in 45. ölüm yıldönümünde yazıyorum. Günün anlam ve önemine binayen satırlarımı bir Nazım Hikmet şiiriyle bitiriyorum... Görüşeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Alan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAŞAMAYA DAİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak şakaya gelmez,&lt;br /&gt;büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın&lt;br /&gt;                           bir sincap gibi meselâ,&lt;br /&gt;yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,&lt;br /&gt;                           yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamayı ciddiye alacaksın,&lt;br /&gt;yani, o derecede, öylesine ki,&lt;br /&gt;meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,&lt;br /&gt;yahut, kocaman gözlüklerin,&lt;br /&gt;                     beyaz gömleğinle bir laboratuvarda&lt;br /&gt;                                       insanlar için ölebileceksin,&lt;br /&gt;                     hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,&lt;br /&gt;                     hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,&lt;br /&gt;                     hem de en güzel, en gerçek şeyin&lt;br /&gt;                                            yaşamak olduğunu bildiğin halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,&lt;br /&gt;yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,&lt;br /&gt;           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,&lt;br /&gt;           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,&lt;br /&gt;                                               yaşamak, yani ağır bastığından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                             1947&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32885453-4597062271751389375?l=umitalan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://umitalan.blogspot.com/feeds/4597062271751389375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32885453&amp;postID=4597062271751389375' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4597062271751389375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32885453/posts/default/4597062271751389375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://umitalan.blogspot.com/2008/06/yaknda.html' title='Yakında...'/><author><name>Müdüriyet</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
